Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesi için nihai ÇED süreci başlatıldı. Sinop’ta santralin yakın çevresi üzerindeki etkisi değerlendirmeye açılan projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi!

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da EDF’in Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2008’den beri katmak isteyip inşaatı 12 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2024’e ötelenmiş olan Areva, yeni adıyla Framatom şirketinin “yeni tip” üretimi. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini üçe katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde Çin’de Taishan 1 ile 2’de; Birleşik Krallık‘ta Sizewell C ile Hinkley Point C’de, Hindistan’da ve Afrika‘da sayısı 12’ye varan EPR reaktörlerini görüyoruz. Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Yeşil Gazete ve Sivil Sayfalar’da 25.06.2020 tarihinde yayımlanmıştır.)

Fukuşima nükleer felaketi dokuz yaşında

Yaşanan yıkım, özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortama ilişkin önemli dersler barındırıyor.

11 Mart 2011, Japonya‘nın Tohoku bölgesini vuran 9 büyüklüğündeki depremin 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgaları oluşturarak Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nde nükleer felaketi başlattığı gün olarak tarihteki yerini aldı. 18 bin kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve 380 bin insanın evini, yaşam alanlarını aniden terk etmesine yol açan üçlü felaket, doğal afetlerin nükleer santraller üzerinde ne denli tehlike teşkil edebileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Depremin meydana gelmesiyle nükleer tesisin altı reaktöründen üçünde sırasıyla 12,14 ve 15 Mart tarihlerinde meydana gelen tam erimeler, tsunami dalgalarının soğutma suyu sistemini bozmasıyla reaktörlerde patlamalara yol açarak tehlike derecesinin Çernobil nükleer felaketinin tehlike derecesine eşdeğer; “7 seviyesi”ne çıkarılmasını gerektirdi.

Ne var ki patlamalarla atmosfere yayılan radyoaktif partiküller daha önce de yazdığımız üzere yağış, rüzgar, fırtına gibi hava olayları ve yangınlarla ekosistemde yayılarak tehlike oluşturduğu gibi mütemadiyen denize karışan radyoaktif su ve çözümsüz atık sorunu da bu tehlike derecesini daha yukarıya taşıyor. Fukuşima nükleer felaketi’nin kendini sürekli yeniden üreten ve yüzlerce yıl sürecek olan ekosistemsel tehlikelerini ve risklerini önceki senelerde  olduğu gibi  paylaşıyoruz.

Bu seneye damgasını vuran olay, yüksek radyasyon seviyelerine hatta son kertede dünya çapında etkili olan koronavirüse rağmen gerçekleştiril- mek istenen Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları. Japonya’da halk Tokyo 2020’ye tepkili fakat ülkenin ekonomik çıkar dengeleri aşırı tepkilerin önüne geçiyor. Fakat gelin Tokyo 2020′ yi detaylandırmadan önce son bir yıl içinde yaşananlara göz atalım.

Bitmeyen dekontaminasyon çalışmaları

Fukuşima nükleer felaketinin oluşturduğu tehlike ve riskler kadar Japon Hükümeti’nin bölgede dekontaminasyon çalışmaları yürütülüyor olmasına rağmen mevcut radyasyon tehlikesini yok sayması ve sağlık risklerini görmezden gelen yaklaşımı da bu riskleri artırıyor. Bölgeyi terk etmiş olan 380 bin kişiden en son 40 bin kişi tazminat ödemeleri kesilmesine rağmen dönmemekte direnirken dönenler daha ziyade yaşlılar ve çocuksuz olanlar. Tahliye bölgesinde “okullar faaliyete geçti denmesi için” yeniden açılmış olan okullara ise öğrenciler başka şehirlerden otobüslerle taşınıyor.

Tahliye bölgelerinde halen girilmesi yasak olan ilçe ve şehirler ise yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle dekontaminasyon işlerinde çalışan işçilerin sağlığı açısından ciddi tehlike arz ediyor. Zira nükleer felaketin meydana geldiği Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde her gün dört-beş bin işçinin dekontaminasyon çalışmalarını yürütmesi, yer yer saatte 250 Mikrosievert radyasyona maruz kalmaları anlamına geliyor ki bu dünya standartı olan yıllık sınır dozuna dört saat içinde erişilmesi demek. Öte yandan 404 milyon dolar harcanarak inşa edilen fakat reaktörlerin içinden geçerek denize akmaması için biriktirilen 400 ton suyun miktarını yalnızca 170 tona düşüren Buzdan Duvar projesi zamanında tesis sahasında çalışanlarla beraber bu sayının sekiz bine ulaştığı belirtiliyor.

Kanser vakaları artıyor

Yetişkinler arasında nedeni bilinmeyen kalp krizi ve diğer rahatsızlıklardan ölümlerin Fukuşima nükleer felaketi ile ilişkilendirilmesi kolay değil. Bu durumu daha da zorlaştıran ise felaketin ilk yılında ölümlerin %90’ı bildirilirken 2018’de bildirim oranının %55,8’e düşmüş olması. Diğer bir deyişle zaman geçtikçe ölümlerle ve kanser vakalarıyla nükleer felaket arasında bağ kurmanın güçleşmesi, bildirimlerin yapılmasının önünde engel teşkil ediyor.

Kanser vakalarının yüksek olarak görüldüğü bir grup da işçiler kadar direkt radyasyona maruz kalmasalar da bağışıklık sistemi görece zayıf olan çocuklar. Çocukluk çağı tiroit kanserinin nükleer felaket öncesinde milyonda bir ya da iki görülebilen bir hastalıkken nükleer felaketin başlamasıyla görülme sıklığının 500 kat arttığını ortaya koyan vakalar izlenmeye devam ediyor.

Buna göre tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi olanların sayısı, 2018 sonunda yayımlanan araştırmalara göre, 380 bin çocukta 206 iken, bugün bu sayı 218 vakaya çıkmış durumda. Sıkı bir takip yapılırsa bu sayının 3500’e çıkabileceğine işaret eden uzmanlara göre Fukuşima nükleer felaketi nedeniyle çocuklarda görülen kanser teşhisi ve şüphesi vaka sayısı Çernobil nükleer felaketi sonrasındaki vakalara kıyasla oldukça yüksek. Bu görüşü daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız röportajda, Kazuhiko Kobayashi de destekliyor. Kobayashi, nükleer felaketin başladığı tarihten bugüne dokuz yıl geçmiş olduğu için çocukların başka şehirlerde takibinin yapılması mümkün olmadığını söyleyerek kanser vakalarının bilinmesindeki zorlukların altını çiziyor.

Yüksek radyasyon seviyeleri

Bağımsız uzman ve yurttaşlar tarafından yapılan ölçümler Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın Fukuşima rotası kapsamındaki Koriyama şehrinde saatte 0,46 mikrosievert, İitate kasabasında saatte 0,77 mikrosievert radyasyon tespit etmiş bulunuyor ki bu tespit radyasyon seviyelerinin dünya standartı kabul edilen yıllık 1 milisievertin saat hesabına  göre radyasyon miktarının iki-üç kat fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan hatırlatmak gerekirse  Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından aylar sonra tayin edilen yıllık 20 Milisievert sınır dozunun dokuz yıldır hala uygulamada tutulması  dünya çapında bir ilk. Bu şekilde, açıkça dünya standardı olan yılllık 1 milisievert sınır dozuna geri dönülemeyecek denli yüksek radyasyon seviyeleri, diğer bir deyişle dünya standartının  20 kat üstü “normalleştirilmek” isteniyor.

Havalandırma kuleleri büyük risk

Gerek Fukuşima eyaleti gerekse meteorolojik hareketlilik nedeniyle Japonya ve Uzak Doğu hatta Pasifik Okyanusu açısından en büyük tehlikelerden biri de Fukuşima Nükleer Santral Tesisi sahasında bulunan havalandırma kuleleri . 120 metre yükseklikteki iki kule patlamalar esnasında yüksek radyoaktif izotopların açığa çıkması ve buralarda birikmesi nedeniyle yüksek tehlike barındırıyor. En son bu kulelerin bir fırtına ve ya şiddetli hava olayı nedeniyle devrilerek işçilerin mağdur olmaması için 200 metre uzaktan kumandayla bir operasyon yürütüldü ve kulelerin yüksekliği ayakları kesilerek  60 metreye indirildi. Ancak soğutma kuleleriyle ilgili yürütülen bu işleme olimpiyat sürecinde bir kaza meydana gelirse radyasyonun yayılmasına neden olur gerekçesiyle 2021 yılında devam edilmesine karar verildi.

2021 yılı Fukuşima Nükleer Santrali’nde dünyayı ilgilendiren operasyonların yapılacağı yıl olacak görünüyor. Nitekim 2021 yılında başlanması düşünülen bir diğer işlem de reaktörlerdeki erimiş olan yakıt çubuklarının çıkarılması; ki eğer işlem başarılır da erimiş yakıt çubukları soğumaya alınabilirse reaktörlerin sökümü için öngörülen tarih de ancak 2040 ya da 2050 olabilecek. Tüm bu işlemler için maliyet ise en az 250 Milyar Dolar olarak öngörülüyor.

Denize boşaltılmak istenen 1 milyon 200 ton radyoaktif su

Dünya kamuoyunun da yakından izlediği radyoaktif atık suyun denize boşaltılmak istenmesi konusu ise halen beklemede. TEPCO ve Japon Hükümeti bugün sayısı 1200’e ulaşan 1000 tonluk silolardaki suyun denize boşaltılması için en son Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) da desteğini almasına rağmen yasa gereği balıkçıların iznine tabi olunması bir ekolojik felaketin önüne geçiyor.Zira bu suyun içinde onlarca radyoaktif izotop bulunduğu da tespit edildi. Japonya genelinde yapılan araştırmaya göre balıkçılarla birlikte nükleer karşıtlarının da desteğiyle karşıtlık %42 civarındayken, nüfusun yalnızca %6,7’si suyun denize boşaltılmasından yana . Bu şekilde günde 170 ton suyun biriktirilmesine devam edilse de yetkililer 2 yıl sonra suyun depolanabileceği bir alan kalmayacağı için boşaltılması gerektiği ifade ediliyor.

Atıklar çözümü olmayan sorun

Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla dekontaminasyon görevlilerinin topladığı katı atıkların miktarı 9 yıl sonra 14 milyon tona ulaşmış bulunuyor. Beş yıl önce 43 milyon ton olan radyoaktif atıkların yakılarak bu miktara indirilmiş olması bir sorunken bugün 8000 Bekerel/kg’ya kadar radyoaktif olan katı atıklar okulların, kamu binalarının depolarında tutuluyor. Halkın rahat etmesi için bunların tutuldukları yerlerden çıkarılması ve nükleer santral civarındaki orta dereceli atık depolama alanına getirilmesine karar verilen son tarih ise 2022, zira bu tarihten üç yıl sonra yani 2025’te katı atıkların nihai atık depolama alanına alınması gerekiyor Ama bunların çıkarılıp nereye konacağı halen kararlaştırılmış değil, yani orta dereceli atık deposunun neresi olacağı belirlenemiyor.

Fukuşima anma etkinlikleri iptal, Tokyo 2020’ye devam

Fukuşima nükleer felaketi aynı zamanda Japonya’da yurttaşların nükleer risklere dair bilinçlenerek yurt genelinde bir daha nükleer santrallerle ilgili mağduriyet yaşanmaması, maruz kalınan tehlikelerin tazmin edilmesi ve risklere karşı önlem alınması için önemli bir tarihi olay. Nitekim bu olay nedeniyle yıllar içinde Japonya’da çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 37’ye düşerken bugün yeniden üretime açılmış bulunan operasyon halindeki reaktör sayısı yalnızca yedi ve ülke genelinde yenilenebilir enerji olarak rüzgar ve güneş santrali yatırımları nükleer enerjinin yerini alıyor. Bu açıdan dokuz yıldır sivil toplum eliyle düzenlenen Fukuşima Anması ve onu takip eden etkinlikler toplumun kendi içinde nükleer gerçekleri konuşması ve farkındalığın yükselmesi için önemli fırsatlar sunuyor.

Ne var ki nükleer felaketin meydana geldiği sembolik gün itibariyle gerçekleştirilen tüm anma etkinlikleri ilk kez koronavirüsün yayılmasına karşı alınan önlemler çerçevesinde ikinci bir açıklamaya kadar yasaklanarak iptal edildi. Dokuz yıldır ilk kez iptal edilen etkinliklerin bu seneki teması “Tokyo 2020 Radyoaktif Olimpiyat Oyunları” olarak planlanmıştı. Buna karşın Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapacak olmasında ise bir başlangıç seremonisinin seyircisiz yapılmasından başka bir değişiklik yok. Zira Başbakan Abe Japonya’da 1000 Covid- 19 vakasına rağmen dünya çapında gelecek sporcuları Fukuşima’da karşılama fırsatını, diğer bir deyişle Fukuşima’dan sporcularla “iyileştik”mesajı verme fırsatını kaçırmak istemiyor.

Tokyo 2020 kapsamında ilk durak olan Fukuşima’dan dünyaya verilecek mesaj için ise Iwate, Miyagi ve Fukuşima eyaletlerinden öğrenciler geçen sene ağustos ayında gerçekleştirilen atölyelerde bir araya getirilerek Fukuşima’dan “iyileşme” mesajı verilmesi için görevlendirildiler. Bu görev gereği nükleer felaketin etkisi süren Tohoku Bölgesi‘ndeki boşaltılmış olan geçici konutların aluminyum pencerelerinin geri dönüştürülmesiyle elde edilen malzemeden bir anıt yapacaklar- ki bu malzemelerin radyoaktif olabileceği ilk akla gelen risk!

Binlerce insanın yaşamını kabusa çeviren nükleer felaketin etkileri devam ederken Japon hükümetinin Fukuşima’yı dünyaya bölgedeki tüm sorunların giderilmiş ve radyoaktif kirlilikten eser kalmamış gibi gösterme çabası şüphesiz başta nükleer karşıtları tarafından eleştiriyle karşılanırken . Olimpiyat ateşi 26 Mart tarihinde ilk durak olarak Fukuşima’yı ziyaret edecek ve Japonya genelinde 17 eyalet ziyaret edilmiş olacak.

Fukuşima nükleer felaketi dünya genelinde  bilinen 400 nükleer felakette olduğu gibi yarılanma ömürlerine göre etkisi yüzlerce, binlerce belki de milyonlarca yıl devam edecek olan radyoaktif izotopların canlı cansız çevreye tezahür etmesiyle başlar ve  ömrünü tamamlayana kadar etkisini sürdürür. Bu şekliyle ekosistemsel kırım “ekokırım“olarak tanımlanmayı hak eden nükleer felaket canlı yaşamı üzerinde kendisini yıllar içinde kanser ve nedeni tespit edilemeyen diğer bir çok hastalıklarla gösterecektir. Fukuşima nükleer felaketi özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortamın olduğunu göstermesi açısından önemli dersler ihtiva eder. Bu nedenle hükümetler ısrar etse bile böylesi bir felaketin yaşanmaması için toplum tarafından nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin bilinerek geleceğin sahiplenilmesi elzemdir. Söylemekten yorulmayalım: En tehlikesiz nükleer santral, hiç kurulmamış olandır.

Bu yazı 14.03.2020 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

Pınar Demircan

10 ülke ‘Nükleersiz Asya’ için bir araya geldi

Tayvan Çevre Koruma Örgütü’nün ev sahipliğindeki Nükleersiz Asya Forumu, Taipei’de gerçekleştirildi. Türkiye’nin de katıldığı Forumda, nükleersiz bir Asya için ülkelerin gücünün birleştirilmesi gereğine vurgu yapıldı.

30 yıldır Asya’nın çeşitli ülkelerinden nükleer enerji ve nükleer silahlanmaya karşı olan bilim insanı, akademisyen ve aktivistlerin buluştuğu Nükleersiz Asya Forumu (NNAF) bu sene Tayvan‘ın başkenti Taipei‘de 20-23 Eylül 2019 tarihlerinde gerçekleştirildi. Tayvan, her birinde ikişer reaktör olan dört nükleer santral tesisi bulunan, fakat dördüncü tesisin henüz devreye alınmadığı gibi Almanya , Belçika , İspanya, İsveç gibi nükleer enerjiden 2025’e kadar çıkmayı planlayan bir ülke.

Etkinliğin başlangıç  tarihi olarak seçilen 20 Eylül ise Türkiye’de de Marmara ve Düzce depremlerinin meydana geldiği 1999 yılında; Tayvan’da da 2400 kişinin yaşamını yitirmesine ve 11 bin kişinin yaralanmasına neden olan 7,7 şiddetindeki büyük depremin yıl dönümü. Etkinliğe ev sahipliği yapan Tayvan Çevre Koruma Örgütü‘nün “Nükleersiz bir Asya için gücümüzü birleştirelim” sloganıyla gerçekleştirdiği etkinlikte, nükleer santrallerin risklerine karşı Fukuşima Nükleer Felaketi’nden ders alınması gereği ve deprem gerçeğine dikkat çekildi. Sunumların ardından, delegelerle birlikte Cumhurbaşkanı’nın makamına bir ziyaret de yapıldı.  

2017’de Nobel Ödülü alan Nükleer Silahlanmanın Durdurulması için Uluslararası Kampanya‘nın (ICAN) Avustralya temsilcisi Dave Sweeney‘in de katılımcısı olduğu etkinlikte 10 Asya ülkesinden delegeler sunumlar yaptı. Avustralya, Çin, Hindistan, Japonya, G.Kore Moğolistan, Filipinler, Vietnam ve ABD‘den delegelerin katıldığı NNAF 2019’e Türkiye‘den Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan katıldı. Aynı zamanda Nükleersiz. org koordinatörü olan ve daha önce Japonya ve Filipinler‘in ev sahipliğinde gerçekleştirilen forumlara davet edilen Demircan bu sene Tayvan’da yapılan Forum’a ilişkin şunları söyledi :

“Türkiye’de tam da deprem gerçeğinin hatırlandığı bir dönemde bu Forum’un Tayvan gibi yoğun fay hatlarının bulunduğu  bir coğrafyada yapılmış olması Fukuşima Nükleer Felaketi’nden bugüne bir kez daha nükleer santral-deprem ilişkisine dikkat çekmeyi olanaklı kılması bakımından ayrıca anlamlı oldu. Zira sivil toplum özellikle Fukuşima sonrası endişelerin yükselmesiyle ülkede 1970’lerdeki sıkıyönetim zamanında inşa edilmiş olan nükleer santrallerin devreden çıkarılmasını planlıyor. Yine en son inşa edilen santralin çalıştırılmasından bir sonraki  hükümetin döneminde yapılacak referandum oylamasıyla vazgeçilmesi hedefleniyor. Tayvan için dileğim  halkın iradesinin referandumda manipülasyona uğratılmaması”.

Yazarımız Pınar Demircan ve Forum organizatörlerinden Yoko Unoda

Nükleersiz Asya Forumu‘nun önemini gezegenin bugününü ve yarınını tehlikeye atan, devlet ve şirket ortaklığıyla beslenen küresel kapitalizmin karşısına sivil toplumun benzer ölçekte bir gücü çıkarmak zorunda olduğunu düşündüğünü söyleyen Demircan dünya genelinde bölgesel işbirlikleriyle daha hedef odaklı hareket edilebileceğinin altını çizdi. Demircan, bu açıdan NNAF’in aynı kıta üzerinde kültürel olarak da görece birbirine yakın toplumlar arasında nükleersizlik diyaloğunun güçlendirilmesi için önemli bir misyon taşıdığını ifade ederek “Türkiye’nin hem Asya hem de Avrupa kıtalarında yer alması nedeniyle bölgesel işbirlikleriyle nükleersiz dünya ideali açısından önemli hatta Asya ve Avrupa’yı birleştirici bir pozisyonda olduğumuza inanıyorum”dedi.

Etkinlik süresince katılımcılar NNAF ürünü olan  The People of Asia say No To Nuclear, Türkçesi Asya’nın İnsanları Nükleer Güç İstemiyor adlı kitapla buluştu. Kitaptaki Türkiye kısmının içerik editörü Demircan Asya ülkelerinin benzer bir kültüre sahip olmasının onları tarihsel olarak da yakınlaştırdığını söyledi. Özellikle sıkıyönetim dönemlerinin Tayvan’da da Filipin Cumhuriyeti‘nde olduğu gibi  nükleer santrallerin kurulduğu dönem olduğunu, nükleer karşıtı enerji mücadelesinin demokrasi mücadelesiyle birlikte yürüdüğünü belirtti.

Nükleersiz Asya Forumu kapsamında gerçekleştirilen ülke sunumları ve görüş alışverişi yapılan iki günün ardından delegeler  program kapsamında Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen‘in makamına bir ziyarette bulundu. Tayvan’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan ve Ocak ayında göreve gelen Ing-wen’in makamında delegeleri karşılayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Chen Chien Jen 2025 yılına kadar nükleer santrallerden çıkış yapma kararı alan hükümetin yaklaşımını “ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarına yaptığımız yatırımlar ve nükleer santrallerden çıkma eğilimimiz bu sene Nükleersiz Asya Forumu’na uygun bir ortam oluşturmuştur” sözleriyle ifade etti, güvenli bir gelecek için nükleer enerjiden vazgeçilmesi gerektiğini söyledi. 

Nükleersiz Asya Forumu delegeleri ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Chen Chien Jen birlikte

2017 yılında Nobel Ödülü’nü alan Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcilerinden Dave Sweeney görüşmede, Tayvan’ın nükleerden çıkış kararını kutlayarak Avrupa’da Almanya’nın nükleerden çıkışa liderlik ettiği gibi Tayvan’ın da Asya ‘ya model ve lider olması yönündeki temennilerini iletti. Cumhurbaşkanı yardımcısı “farklı dillerimiz ve kültürlerimizle farklı ülkelerden geliyoruz fakat tek bir dünyamız var ona saygı duymalıyız” diyerek delegelere geldikleri için teşekkür etti.

Delegeler daha sonra başkentteki üç nükleer santrale saha ziyaretinde bulundu. Sırasıyla ülkenin kuzeyindeki üç nükleer santral tesisine giden kafile bu ziyaretlerde özellikle soğutma suyunun alınıp verilmesi neticesinde balık türlerinin azaldığını, denizdeki canlı yaşamının gördüğü zararları uzmanlardan dinledi. 

Nükleersiz Asya Forumu delegeleri iki gün süren Forum’un ardından aşağıdaki sonuç bildirgesini kabul etti . Buna göre: 

  • Nükleer enerji, tüm canlılar üzerinde kalıcı tahribat oluşturan niteliği ile yanlış bir tercihidir. İklim krizine de cevap olabilecek yegane enerji kaynağı olarak yenilenebilir enerjilere geçiş zaruridir. Ancak bu geçiş yerli halkların yaşamına zarar verilmeden gerçekleştirilmelidir.
  • Nükleer enerji temiz, güvenli ve ekonomik değildir. Nükleer enerjinin yenilenebilir enerji olduğu iddia edilemez ve fosil yakıtlara göre karbonsuz enerji yeşil enerji şeklinde tanıtılamaz. Nükleer enerji, elektriğin elde edilmesi için ham madde olan uranyumun yerin altından çıkarılmasından işlenmesi, yakıt sevkiyatı, santral inşaatı ve geçici atık depolarının hazırlanmasına kadar tüm bir nükleer zincir içerisindeki karbon adımlarıyla değerlendirilmelidir. İşletme sürecinde karbon salmasa dahi zararlı olan radyoizotopları salar, dışsallıklarıyla deniz suyunu ve atmosferi ısıtır, çözümsüz radyoaktif atık sorununu ortaya çıkarır.
  • Nükleer enerjinin bir çözüm olarak önerilmesinin kabul edilmemesine bir neden de on yıllardır nükleer atık sürecine dair çözüm dahi üretilememiş olmasıdır. Kaldı ki nükleer santraller kullanılmaya devam edilirse iklim krizi şartlarında kuraklık ya da afetlerle boğuşan dünyada endüstri için yoğun su kullanılması kabul edilemez.
  • Nükleer enerji, nükleer silahlar ve kimyasal silahlar birbiriyle çok yakın ilişkide olarak ekosistem ve dünya barışı için çok büyük bir tehdittir.
  • Yerli halklar ve azınlık halkları, özellikle merkezden uzakta, siyasi gücü veya sesi çok az olanlar – madencilik, nükleer silah testleri, nükleer santral işletmesi ve nükleer atık yakma gibi imha yöntemlerinden kaynaklanan – radyasyon kirliliğinin mağduru olmuşlardır. Avustralya, Tayvan, Çin, Hindistan, ABD ve Güney Pasifik’te bir çok örneği vardır.
  • “Ekonomik kalkınma” efsanesi, azınlık halkları için yıkımı ve ölümü hak göremez. Arazilerinin kamulaştırılması ve kirletilmesi kültürel ve fiziksel soykırım olarak değerlendirilmelidir. Maddi ve manevi tazminatlar ödenmeli sağlık şartları iyileştirilmelidir.
  • Pek çok nükleer reaktör operasyonel ömürlerini tamamlamıştır. Bu reaktörlerin sökümü onlarca yıl sürecek zorluklarla doludur.
  • Gelişmiş ülkelerde nükleer enerjiden çıkış yaşanırken Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerde özellikle otoriter hükümetler altında yeni tesisler bir çok teknik eksikliğe rağmen planlanmakta ve inşa edilmektedir. Fukushima Nükleer Felaketi’nden edilen deneyime rağmen hükümetler tarafından mevcut nükleer reaktörlerin ömrünün uzatılması bu reaktörleri çok daha riskli hale getirmektedir.

Nükleersiz bir dünyanın mümkün olduğu tahayyülüyle geleceğin tek enerjisi olarak yenilenebilir enerjiye geçilmesi için ortak hareket etme kararlılığında olduklarını açıklayan Nükleersiz Asya delegeleri yapılması gerekenler bağlamında aşağıdaki konulara dikkat çekti..

  • Tüm dünyada Nükleer Silahların Yasaklanması Uluslararası Antlaşmasının desteklenmesi, imzalanması ve onaylanması gereklidir.
  • Kazanç sağlamak amacıyla gezegene ve tüm canlılara zarar vermekten imtina etmeyen nükleer endüstriye karşı mücadele devam etmek zorundadır.
  • Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA), Fukushima Nükleer Felaketi’nin sonuçlarından ders çıkararak özellikle Hindistan, Tayvan ve Türkiye gibi fay hatları olduğu bilinen ülkelerin hükümetlerine nükleer projelerinden vazgeçmeleri bu projeleri durdurmaları için çağrıda bulunmalıdır.
  • Uranyum madenciliğinden atık süreci dahil tüm nükleer zincir içinde radyoaktif kirliliğın önlenmesi için çalışılmalıdır.
  • Tayvan halkı referandumda “Nükeerden çıkış ve yenilenebilir enerjiye geçiş” seçeneğini tercih etmesi ve inşaatı devam eden nükleer santral tesisi için söküm kararı verilmedir. Tesis yenilenebilir enerji üretim tesisine dönüştürülmelidir. Operasyon sürecini tamamlayarak devreden çıkarılan nükleer santrallerin atıklarının ekositemsel kirlilik oluşturmayacak şekilde bertaraf edilmesi gerekmektedir. Tayvan’daki Orkid Adası nükleer atık çöplüğü değildir, nükleer atıklardan temizlenmelidir.
  • Uluslararası Radyoloji Düzenleme Kurulu nükleer kazadan sonra maruz kalınacak dozun kapalı bir mekanda kalınırsa mağduriyet riskinin azalacağını savunan düzenlemesi kabul edilmemelidir.
  • Tokyo Eyalet Mahkemesi’nin Fukuşima Nükleer Felaketi’nin sorumlusu olduğu iddiasını reddederek üç Tokyo Elektrik Şirketi Yöneticisinin suçsuz olduğu yönünde verdiği kararı kınıyoruz. Suçluların değil felaketin mağdurlarının yanında olunmalıdır.
  • 2020, gerek Tokyo’da planlanan Olimpiyat Oyunları gerekse Hiroşima ve Nagazaki’ya ABD’nin atom bombasını atmasının üzerinden 75. yıl geçmiş olacağı için önemli bir yıldır. Olimpiyat oyunları Fukuşima Nükleer Felaketi’nin badirelerinin atlatıldığına dair bir gösteri aracı olarak kullanılmamalı, bu şekilde olimpiyat ruhuna aykırı hareket edilmemelidir.

Bu yazı 10.10.2019 tarihinde Yeşil Gazete‘de yayımlanmıştır . İngilizcesi için

Pınar Demircan