Dünyada güneşi yaratmak?

Termonükleer Füzyon Enerjisinin Gerçekleri

Geçen ay Fransa’da yapımına başlandığı tüm dünyaya ilan edilen ITER (Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktör/International Thermonuclear Experimental Reactor) projesi için Çin’in de dahil olduğu dünya çapındaki en büyük uluslararası bilimsel işbirliği programı. Basında çıkan haberlere göre 850 personelin kadrolu istihdam edildiği 10 yıllık hazırlık çalışmasının bir ürünü olarak ortaya konan ve maliyeti şimdilik 20 Milyar Avro olan proje çevresel dışsallıkları ve bir atık sorunu bulunmadığı iddiasıyla temiz enerji olarak lanse ediliyor. Diğer bir deyişle füzyon reaktörde güneşte gerçekleşen çekirdek birleşmesi (füzyon)yöntemi ile elde edilecek füzyon enerjisinin barışçıl kullanımı amaçlanıyor. Peki gerçekten öyle mi? Gerçekten füzyon enerjisi temiz ve hayallerimizi süsleyen geleceğin enerjisi olabilir mi? Gelin bunun için önce termonükleer füzyon nedir ne değildir ona bakalım fakat, önce enerji konusunu dilimiz döndüğünce biraz açalım.

Bütün evren, madde ve enerjinin etkileşimi sonucunda oluşan kaotik yapının yarattığı denge üzerinde gelişir ve var olur. Enerji, hep vardır. Üretilemez ve yok edilemez. Yalnızca şekil ve biçim değiştirir. Termodinamik kanunları bize, hiçbir şeyin vardan yok, ya da yoktan var olmayacağını açıklar. Etrafımızda gördüğümüz ya da göremediğimiz her süreç, madde ile enerjinin etkileşiminin bir ürünüdür.

Enerji birimi Joule’dür. 1 kg lık bir cismi, 1 Metre yukarı kaldırmak için kullanılan enerji miktarını ifade eder. Görüldüğü üzere enerjiyi tanımlamak için kütleden faydalanmak zorundayız.Başta da söylediğim gibi enerji üretilemez sadece teknolojinin imkanları doğrultusunda kullanışlı hale getirilebilir. İnsanlığın teknolojisi büyük ölçüde kimyasal bağ enerjisini ısı, ışık ya da elektrik enerjisine çevirmek ile sınırlıdır.

Endüstri Devrimi, ile önceleri atölyelerde yapılan üretim, yerini büyük fabrikalara bırakmış; birim zamanda daha fazla mal üretiminin zorunlu bir sonucu olarak daha çok enerji kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyıl sonlarından itibaren insanın ilgisi kimyasal bağ enerjisinden daha yüksek enerji içeren nükleer enerjiye çevrilmiştir.

Bilindiği üzere standart tanecikler açısından bir atomda üç temel tanecik bulunur. Nötron( Elektriksel olarak yüksüz ve kütleli), proton (Elektriksel olarak pozitif yüklü ve kütleli) ve elektron ( elektriksel olarak negatif yüklü ve kütleli). Bilinen bütün kimyasal reaksiyonlar, birden fazla atomun elektronları ile yaptıkları alış-veriş sonucunda gerçekleşir. Bu alış-verişin tek bir amacı dengedir. Atomlar kendilerini dengeye ulaştırabilmek için elektron alış verişi yaparlar.

Bazı atomlar sadece elektronlarından kaynaklı değil, çekirdeklerinde bulunan aşırı nötron ya da proton miktarına bağlı olarak dengesizdir. Bu dengesizliklerini, ya parçacıkları (proton ya da nötron) dışarı atarak veya abserve edereek- Capture- ya da parçacıkların sahip olduğu enerjiyi boşaltarak Alfa, Beta, Gama ve X ışınımı şeklinde dengeye gelmeye çalışırlar. Bu tür elementlere de radyoaktif elementler adı verilir. Aynı zamanda dengeli bir atoma fazladan nötron eklenerek kimyasal olarak aynı özelliği gösteren izotopu oluşturulabilir. İzotop atomların, çekirdek ağırlıkları farklıdır. Bu tür atomlar günümüzde Enerji çevriminden tıp biliminde, Nükleer silah üretiminden arkeolojiye kadar çok geniş bir yelpazede kulanılır.

Füzyon reaktörlerin klasik nükleer sanrallerden farkı

Termonükleer füzyonda aşina olunan nükleer reaktörlerdeki gibi radyoaktif bir elementin kullanılması öngörülmüyor. Yani gerçekleşen reaksiyon radyoaktif başka bir ürün oluşturmuyor. Zira klasik nükleer santraller fizyon adını verdiğimiz büyük kütleli bir atomun kütle ve enerji kaybederek daha küçük kütleli atomlar meydana getirmesi üzerine dizayn edilir. Füzyon ise bu durumun tam tersidir. Küçük atomların birleşerek daha büyük bir atom oluşturması prensibine dayanır(Bizim yıldızımız güneşin çalışma prensibi) 2 adet hidrojen(Ya da izotopları olan trityum veya döteryum bu izotoplar hakkında daha sonra gerekli bilgiyi vereceğim) birleşerek 1 adet helyum atomu oluşturur. Bu birleşimden açığa çıkan enerji ise devasa boyutlardadır.

Bir örnek ile açıklarsak, 100 Gram su molekülü içinde 10,11 Gram hidrojen bulunur. Bu kadar hidrojenin yeterli şartlarda oksijen ile tepkimesinden açığa çıkacak kimyasal bağ enerjisi yaklaşık olarak 68,8 Joule’dür. Aynı miktardaki hidrojenin birleşerek Helyum oluşturması ile açığa çıkan enerji ise 96,2 kat trilyon Joule’dür. Yani 1 rakamının yanına 15 adet 0 ekleyiniz. Bu konuda yapılacak kısa bir araştırma size gösterir ki; bu enerjiyi açığa çıkarabilmek için devasa miktarlarda enerji kullanmak gerekir.

Evet, iddia edildiği üzere yakıt olarak kullanılacak hidrojen izotopları trityum ve döteryum okyanus suyunda bulunuyor fakat o kadar az ki, saptaması, elde edilmesi başlı başına bir süreç. Zenginleştirilmesi ve kullanılır hale getirilmesi öyle cımbızla toplar gibi olmuyor. Önce molekül oluşturduğu sudan ayırmak onu hidrojen atomu haline getirmek gerekiyor.

Trityum ve döteryum, hidrojenin aynı kimyasal özelliklerini taşıyan ve çekirdeklerinde sıra ile 2 ve 3 adet fazla nötron bulunduran izotoplarıdır. Bu izotopların da aynı hidrojen gibi 1 adet protonu ve bir adet elektronu vardır. Kütlesini artıran şey ise yapılarında bulunan fazladan nötrondur. Helyum atomunun ise 2 adet protonu ve 2 adet nötronu vardır. İşte hidrojenden helyum üretiminde hidrojen izotoplarının kullanılmasının sebebi bu yüzdendir. Ancak öncelikle bu tepkime için yapılması zorunlu olan bir adım var ki bu kısım son derece hayati.

Enerji üretmek için aşırı enerji tüketmenin mantığı?

Maddenin bir çok kişinin bildiği 3 temel hali vardır. Katı, sıvı ve gaz. Fizik söz konusuysa buna bir de 4. hali eklemek gerekir: plazma(iyonlaşmış gaz)hali. Plazma hali atomun aşırı sıcak bir ortamda bir elektronu kaybederek iyonize hale gelmesidir. Trityum ve döteryumun çekirdek tepkimesi yapabilmesi için uygun çarpışma koşullarını yaratabilmek amacı ile 1 adet olan elektronu koparılarak plazma haline getirilir. Aynı zamanda bu izotoplar elektriksel açıdan pozitif yüklü ve dengesiz bir hale getirilir. Bu işlem çok yüksek sıcaklıklarda ( 1.5 Milyon santigrad derecede) yapılır. Bu kadar ısı enerjisinin evinizde minyatürü olan mikrodalga fırınında çok büyük bir enerjiyle gerçekleştirildiğini farz edebilirsiniz.

Üretilen plazma bu sıcaklık korunarak yine yüksek miktarda elektromanyetizma içeren ve buna bağlı olarak manyetik alan oluşturan özel mıknatısların bulunduğu bir hacim içine gönderilir. Bu manyetik alan, üretilen plazmanın dengede durmasını sağlar. Plazmayı dengede tutmanın ise temelde iki amacı vardır: Birincisi pozitif yüklü izotopların aşırı sıcaklıklarda yaratacağı basıncın bir felakete dönüşmemesi, ikincisi ise uygun çarpışma koşullarını sağlamaktır. Zira bu oda içinde çarpışan izotoplar tepkime gereğince helyum atomu oluşturur ve bu kaynaşma sonunda devasa enerji açığa çıkar. İşte elektrik enerjisine dönüştürülmesi umulan termonükleer enerji budur!

Şimdi gelelim termonükleer füzyonun etki ve risklerine…

Helyum hiçbir radyoaktif özellik göstermez lakin, ne güvenli üretilebilir ne de atıksız!

Bu iddiamız 2 temel bilgiye dayanıyor:

1) Füzyon tepkimesi sonucunda sadece helyum atomu ve ısı enerjisi açığa çıkmaz. Girişte bahsettiğim trityum ve döteryum izotoplarının sahip olduğu fazladan nötronlar da açığa çıkar. Basit bir matematik hesabı yapalım: 2 trityumun çarpıştığını düşünelim. trityumda 2 nötron, 1 proton vardır. 2 trityum bir araya gelirse 4 Nötron ve 2 protonlu bir yapı oluşturur. Ama şunu biliyoruz ki, helyum atomunda 2 proton ve 2 nötron bulunur. Sonuçta tepkime sonrasında 2 nötron fazlalık olacaktır. Her ne olursa olsun helyum çekirdeği kararsız kalmamak için bu 2 nötronu dışarı atmak zorundadır. Açığa çıkan fazla nötronlar tepkimenin geçtiği hacim içinde elektromanyetik alandan asla etkilenmez çünkü elektriksel açıdan yüksüzdür. Bulunduğu ortamın üretildiği malzemenin çekirdek yapısına katılır. Zira hem onu sınırlayan bir etki yoktur hem de mekan çok sıcak olduğu için çarpışma sonrası kazandığı hareket enerjisine ek bir enerji yükler. Ya da tepkime kabını atomlar arası boşluktan faydalanarak delip geçer ve dışarıya nötron ışıması yolu ile etki eder. Bu kaçak nötronu tutabilmek için yoğunluğu yüksek bir malzeme kullanma zorunluluğu vardır, bu noktada da akla kurşun gelir. Çünkü nötron aynı gama radyasyonu gibi 1 Metre kurşun duvarı ya da metrelerce kalınlıktaki beton duvarı rahatça delip geçebilir.

“Ne var yani güneşte yapılıyorsa burada da yapılır”

2)Bunu diyen arkadaşlara hatırlatmak isterim ki güneşin kütlesi dünyadan 300 000 kat daha ağırdır. Bu ağırlığın oluşturduğu kütleçekimsel kuvvetler tepkime sonucu ortaya çıkan nötron parçacıklarının uzaya kaçmaması hatta güneşin merkezine çekilmesini sağlar. Böylece güneşin merkezinde daha ağır atomların oluşması sağlanır (demir, karbon, azot vs.) Eğer nötron ışıması olsa idi dünyada canlılık hiç olmazdı. Detaylı bilgi için evrende rastlanılabilecek en tehlikeli gök cisimlerinden belki de listenin başında olan nötron yıldızları (Kuasar ya da Atarca) hakkında biraz araştırma yapmanızı önerebilirim .

“Hepimiz yıldız tozuyuz…”

Carl Sagan bu yüzden demiştir ki: hepimiz yıldız tozuyuz. Patlayan yıldızlar, bu nötron göçünün oluşturduğu ağır atomları uzaya püskürtür. Bu gaz bulutları evrenin başka bölgelerinde bir araya gelerek gezegenleri oluşturur. ITER de bahsettiğim prensipler doğrultusunda çalıştırılacak fakat tepkime süresi 50 dakika ile sınırlandırılacaktır. Umarım ve dilerim herhangi bir kazaya uğramadan çalıştırılabilir zira dünyadaki yaşamımız yine risk altında görünüyor…Felaket tellalığı yapmak istemem ama, okurun aklında şunun da bulunması gerekir ki, termonükleer bomba(hidrojen bombası) ile Hiroşimaya atılan atom bombasını karşılaştırmaya kalkacak olursak, 1 termonükleer bomba yaklaşık olarak 1000 adet Hiroşima atom bombasının yaptığı tahribatı yapar. Özellikle füzyon reaktörleri yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi etkili, karlı veya atıksız değildir ayrıca bünyesinde çözülmesi gereken bir çok başka problemi barındırır. Bu konuyu izninizle Priceton Plazma Fiziği Laboratuvarı’nda akademik çalışma yapmış bir öğretim görevlisi olan Danile Jassby’ nin bu santrallerin elektrik tüketimi, trityum yakıt kayıpları, nötron aktivasyonu ve soğutma suyu kullanımıyla ilgili ciddi sıkıntılar bulunduğunu açıkladığı makalesinden[1] çeviri ve alıntılar yaparak açmaya çalışayım. Zira Jassby 25 yıl boyunca nükleer füzyon deneyleri üzerinde çalışmış, emekli olduktan sonra füzyon çalışmalarına daha tarafsız bakmayı başaran biri. Açıkçası Jassby’in emekli olmasına rağmen füzyon gücünün “mükemmel” enerji kaynağı olarak lanse edilmesine karşı bilgisini paylaşma ihtiyaç duyması füzyon enerjinin sorunlu yanlarına dair bilgi ve fikir sahibi olmamamızı sağlıyor.

Jassby her şeyden önce ITER tokamak reaktörünün ağırlığının üç Eyfel kulesi ağırlığına tekabül ettiğini bilmemizi istiyor. Miktar olarak ise tokamak kompleksinin temelleri ve binaları 340 bin ton ; tokamak ağırlığı 23 bin ton olan merkezi ITER ünitesinin toplam ağırlığı yaklaşık 400 bin ton civarında. Bu kadar devasa bir sistemin orta büyüklükteki bir şehri besleyen bölgesel elektrik şebekesinden 600 Megawatt’a kadar elektrik kullanacağını lakin ITER’in dahili yapısı füzyon ısısını elektriğe dönüştürmeyi imkansız kıldığından, hiçbir zaman dışarıya güç akmayacağını da belirtelim. Zira Jassby’in önemli bir notu da şöyle: ITER’in, mühendislerin, atomları gerçek dünyada kontrollü bir şekilde bir araya getirmek için güneşin iç işleyişini nasıl taklit edebileceklerine dair yalnızca konsept kanıtını göstermek için tasarlanmış bir test tesisi olduğunu unutmayın; ITER elektrik üretmek için tasarlanmamıştır.

Öte yandan ITER’in üretim planları yılda en az 1 kilogram trityum alımını ve tüketimini gerektiriyor. Ne var ki ITER projesinin yeterli miktarda trityum sağlayabildiğini ve onu kullanacak kadar cesur olduğunu varsayarsak, gerçekten 500 Megawatt füzyon gücü elde edilecek mi? Kimse bilmiyor… Jassby’e göre füzyon savunucularının size söyleyemeyecekleri şey, bu füzyon enerjisinin iyi huylu güneş benzeri bir radyasyon olmadığı ve %80 radyoaktif atık üreten nötron akımlarından oluştuğu…

Foto: Oak Ridge National Laboratory Flickr (CC BY 2.0)

Helyum üretmek uğruna reaktörün kendisi atık olurken

Bununla birlikte füzyon enerjisinin en önemli dezavantajı, nötron radyasyonunun maruz kalan malzemelere verdiği zarardır öyle ki reaktörde üretilen enerji reaktörün içinde şişme, kırılganlık ve ısıdan kaynaklı metal yorgunluğuna neden olur yani reaktörün iç sistemi yapısal zarar görür. ITER’deki yüksek nötron üretim hızlarında toplam çalışma süresi, yapısal bütünlüğe zarar verecek oluşturacağı tehlikeli atık 30 bin tona çıkarken yarılanma ömrü 100 yıl olan yani 10 tane yarılanma ömrünü tamamlayarak radyoaktivitesi sonlananacak şekilde tehlikeli oacaktır. Kaldı ki üretilen aşırı yüksek enerji reaktörün altyapsına, boru sistemine de zarar vereceği için bu atık miktarı daha da yüksek olacaktır. Dolayısıyla bugüne dek 300 Milyon Dolar gibi bir rakam olarak öngörülen hizmetten çıkarma maliyetinin aşılacağı da kabul edilmelidir.

Yüksek miktarda soğutma suyu ihtiyacı

ITER’in yüksek güç kullanımının aynı zamanda yüksek hacimde su kullanmak anlamına geldiğini de belirtelim. Zira füzyon enerji üretimi 1000 Megawatt olduğunda sıfır füzyon gücüyle bile reaktör tesisi 500 Megawatta kadar tüketirken soğutulmasını gerektirecektir.

Nitekim Fransa’daki ITER, füzyon reaktörlerinde Durance Nehri’nden 1 günde 1 Milyon nüfuslu şehrin ihtiyacı olan soğutma suyu kullanılarak soğutma kuleleri tarafından atmosfere atılacaktır.*

Yine şunu da belirtmek isterim ki ITER, nötronlardan başka bir şey üretmiyor olsa bile, maksimum soğutucu akış hızı, 1000 Megawatt elektrik gücü üreten, tam olarak çalışan bir kömür yakan veya nükleer santralin neredeyse yarısı kadar olacaktır. Üstelik bu reaktör (ITER) adından da anlaşılacağı üzere deneysel bir reaktördür ve yazının başında da belirttiğim üzere maaliyetinin şimdilik 20 Milyar Dolar civarında olacağı tahmin edilmektedir.

Dünyada çözülmesi gereken bu kadar sorun varken, ve bunca zamandır üretilen nükleer atıklara bir çözüm üretilememişken bu kadar yüksek meblağlı bir yatırımın deneysel bir reaktöre neden ayrıldığını sormak da hakkımızdır. Bilimin gelişmesi şüphesiz hepimiz için çok değerlidir lakin çevrilen enerjiden hepimizin eşit yararlanması gibi bir durum söz konusu olmadığına göre termonükleer füzyonun nükleer lobi için yeni bir yarış pisti olacağını öngörmek çok da isabetsiz olmayacaktır. Dünyamız bir çok nükleer felaket yaşamış durumda. Olası yeni felaketleri yaşamak için ne kadar hazırız?

Son notlar

*“Füzyon işlemleri sırasında, tüm soğutma suyunun birleşik akış hızı saniyede 12 metreküp (sürekli çalıştığı düşünülürse 864 000 Metreküp/gün ya da Megawatt başına 1728 Metreküp/gün) veya kanalın akış hızının üçte birinden fazla olacaktır. Bu su akışı seviyesi 1 Milyonluk bir şehri ayakta tutabilir. Bu kullanılan soğutma suyu miktarı Megawatt başına klasik nükleer santrallerin bile onlarca katı su kullanımına denktir”. Ersoy, C.

[1]Jassby Daniel, Füzyon reaktörler Nisan 19, 2017 https://thebulletin.org/2017/04/fusion-reactors-not-what-theyre-cracked-up-to-be/

Bu yazıya verdikleri destekten dolayı Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’a ve Pınar Demircan’a çok teşekkür ederim.

Cihan Ersoy

Çevre Mühendisi

NÜKLEER KARŞITI PLATFORM BASIN AÇIKLAMASI -2020

HİROŞİMA VE NAGAZAKİ UNUTULMADI, UNUTTURMAYACAĞIZ!

İkinci dünya savaşı sürerken ABD tarafından, Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombalarıyla insanlık tarihinin en acımasız saldırısı düzenlenmiş, yüz binlerce insan katledilmiştir. Kapitalizmin yok etme hırsıyla ürettiği; dünyanın en büyük kitle kırım ve çevre yıkım silahıyla savaş kazanılmış, insanlık ise kaybetmiştir. Aradan geçen 75 yıla rağmen katliamın acısı unutulmamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) 1945 yılının 6 Ağustos günü Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla; Hiroşima’da 120 bin, Nagazaki’de 75 bin kişi yaşamını yitirmiştir. Binlerce insan sakat kalırken, kanser vakalarında yıllar boyu süren büyük artışlar yaşanmıştır. Tüm dünya, korkunç derecede yıkıcı etkisi olan, yüz binlerce insanı kısa sürede yok eden bombanın yarattığı dehşete şahit olmuş, vahşetin izleri yıllarca hafızalardan silinmemiştir.

Böylesi bir felaketin bir daha yaşanmaması ve nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılması için savaş karşıtlarının silahsızlanma çağrıları karşılıksız kalmış, Hiroşima ve Nagazaki’nin ardından uluslararası ilişkiler farklı bir boyut kazanmıştır. Nükleer gücü elinde bulunduran emperyalist ülkeler etik değerlerden uzak, yeni bir dünya düzeni yaratmıştır. Son dönemde ise her ne kadar dünyada nükleer silahlar konusundaki farkındalık artıyormuş gibi görünse de silahlar büyük ittifakların güvenlik stratejilerini dayandırdıkları temel araçlar olmuştur.

Ülkemizi yöneten siyasi iktidarlar da, NATO şemsiyesi altında ABD silahlarını topraklarımızda barındırarak uluslararası anlaşmaları ihlal etmiş, ulusal güvenliğimiz ve bölge barışını tehdit eden ABD-NATO nükleer silahlarının Ülkemizden çekilmesi uyarılarını dikkate almamışlardır.

Gelişmiş ülkelerin nükleer başlıklı füzelere sahip olmasını gerekçe göstererek silahlanma konusunda çalışmalar yürütüldüğü, bizzat AK Partili Cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Dış politikada izlenen çatışmacı tutumun yansıması olan bu açıklama, çıkar savaşlarına sahne olan Ortadoğu bölgesinde, Ülkemize komşu ülkelerde, açık bir meydan okuma gibi algılanmış, halkımızda ise endişe uyandırmıştır.

Nükleer güce sahip olmayı ulusal bir itibar meselesine dönüştüren siyasi iktidar, milli güvenlik ve enerji ihtiyacı bahanesiyle, yarattığı çok yönlü tehlikelere rağmen, nükleer silahlara geçiş birikimi oluşturduğu kabul edilen; Mersin Akkuyu’da, Sinop İnceburun’da kurulması planlanan santrallar ile olası nükleer silah üretimine kapı aralamıştır.

Kapitalizmin sömürü hırsıyla, ulusal çıkarlar konusunda her an karşı karşıya gelebileceğimiz Akkuyu Nükleer Güç Santralı ve kurulması planlanan diğer nükleer santralları inşa ederek faaliyete geçirecek yabancı ülkelerle, ulusal güvenliğimiz tehditlere açık hale getirilmiş, santrallarda yaşanacak olası bir kaza ya da düzenlenecek bir saldırı sonucunda kaybedilecek hayatlar, ulusal kaynaklar dikkate alınmamıştır.

Bizler; Ülkemizde yaşanan derin krize rağmen, yoksulluğun önlenemez bir hızla büyüdüğü bir ortamda; insanlar ve diğer canlılarla birlikte doğayı yok etme pahasına, etkileri yüzyıllar süren nükleer teknolojilerin hayatlarımıza sokulmasını kabul etmiyoruz. Salgın, işsizlik, hayat pahalılığı, temel insani ihtiyaçlara ulaşma güçlükleri gibi ciddi toplumsal sorunlarla yüz yüze olduğumuz bu günlerde, halkın acil sorunlarına çözüm üretmek yerine nükleer santral çalışmalarına hız verilmesini, kaynakların silahlara yatırılmasını kınıyoruz.

Bilim insanlarının, çevre örgütlerinin görüş ve önerilerini dikkate almayan, ülke menfaatleriyle uyuşmayan, ülkemizi büyük bir çıkmazın içine sokacak santral ve silah yatırımları yerine; halkın ve giderek yok olmaya yüz tutan doğanın çözüm bekleyen sorunlarıyla yüzleşerek, kamu odaklı çözümler geliştirilmesini istiyoruz.

Hiroşima ve Nagazaki katliamının 75. yıl dönümünde, nükleer silahsızlanma çağrımızı yineliyoruz. İnsanlığın ve evrenin geleceği, dünya barışı için nükleer silahların yasaklanmasının, tüm dünyanın silahlardan arındırılmasının; barış, kardeşlik, dayanışma içinde silahsız, nükleersiz bir dünya kurulmasının mümkün olduğunu hatırlatıyoruz. Ülkemiz yönetiminin, 7 Temmuz 2017’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda dünya ülkelerinin ezici çoğunluğuyla onaylanan “Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması”nı bir an önce imzalamasını ve TBMM’den de kabul edilerek geçirilmesini istiyoruz.

İnsanlığın geleceği için büyük bir tehdit unsuru olan nükleer santrallar ve silahlar konusunda Ülkemiz ve dünya hükümetlerini sorumluluğa davet ediyoruz. Hayatlarımızdan nükleer santrallar, nükleer silahlar çıkartılana, yurdumuzda ve dünyada insanlığın evrensel ideali olan; barış, adalet, eşitlik ve özgürlük sağlanana kadar, tüm canlılarıyla birlikte doğayı yok etmeyi göze alan bu sömürücü üretim anlayışına karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi, geleceğimize sahip çıkmaya devam edeceğimizi ilan ediyoruz.

Nükleer Santrallara ve Silahlara Hayır!

Nükleere İnat, Yaşasın Hayat!

NÜKLEER KARŞITI PLATFORM
6 AĞUSTOS 2020

Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesi için nihai ÇED süreci başlatıldı. Sinop’ta santralin yakın çevresi üzerindeki etkisi değerlendirmeye açılan projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi!

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da EDF’in Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2008’den beri katmak isteyip inşaatı 12 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2024’e ötelenmiş olan Areva, yeni adıyla Framatom şirketinin “yeni tip” üretimi. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini üçe katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde Çin’de Taishan 1 ile 2’de; Birleşik Krallık‘ta Sizewell C ile Hinkley Point C’de, Hindistan’da ve Afrika‘da sayısı 12’ye varan EPR reaktörlerini görüyoruz. Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Yeşil Gazete ve Sivil Sayfalar’da 25.06.2020 tarihinde yayımlanmıştır.)