Akkuyu Nükleer Santral Projesi’ni “AK”layan bir Bilirkişi raporu!

Özellikle, Fukuşima Nükleer Santral Faciası’ndan sonra dünya genelinde, yenilenebilir enerjilerden faydalanma yönünde bir eğilim oluşmuşken Türkiye’de hükümet, nükleer santral kurmak için tarihte eşi benzeri görülmemiş bir çaba içerisinde bulunuyor.

Sivil toplumdan yükselen itirazlar üzerine,yeni bir başvuruyla 28 Kasım 2014’te tekrar alınan ÇED olumlu raporuna itirazlar devam etmiş, Türkiye Barolar Birliği, Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB)’nin de dahil olduğu 13 kurumdan 80 yurttaş toplam 60 bin lira gibi yüksek bilir kişi ücretini ödeyerek dava açmıştı. 11 Temmuz 2016 ‘da gerçekleştirilen Bilirkişi incelemesinde 500 kadar yurttaş da Akkuyu NGS önünde toplanarak davacılara destek vermişti. Ancak, 15 Temmuz’dan sonraki süreçte bir Bilirkişinin görevden alınarak bir başka Bilirkişinin atanması nedeniyle keşfin belli bir kısmı, 5 Aralık’ta tekrarlanmıştı. (3 Kasım 2016’da Bilirkişi tasarısının TBMM‘de yasalaşmasının ardından çevre, ekoloji ve toplum sağlığını ilgilendiren projelerde ortaya çıkan uyuşmazlıklara bir çözüm getirmesi için başlatılan Bilirkişi incelemesi ÇED olumlu kararının iptalini isteyen dava sürecinde başvurulan bir yol oldu).

Bu nedenle neticenin alınması için ikinci değerlendirme sürecinin de beklenmesi gerekmişti. Netice itibariyle 5 Aralık’tan bugüne geçen 3 aylık zaman diliminin sonunda, Bilirkişi raporu önce davacılarla olmak üzere 25 Şubat Cumartesi günü kamuoyuyla paylaşıldı.
“Nihai ÇED raporunda da görüldüğü üzere…”

Bilimsel bir içerik taşıması bir yana dünden ikna olmuş ve yer yer kanaatkar raporda sıklıkla “Nihai ÇED Raporu” ifadesi ile dava konusu olan ÇED maddelerine atıf yapılmış bulunduğunu belirtmek uygun olur. Raporda, “Sonuç olarak …. ve …nükleer santral için uygun olup öngörülen sistem ve çalışma koşullarının gerçekleştirilmesi konusu günümüz teknik koşullarında ve bilimsel düzeyde yeterli ve kabul edilebilir düzeyde ele alınmış ve gerekli prosesler ve önlemler ortaya konulmuştur…”

“Nihai ÇED raporunda …..incelenmiş olduğu görülmüştür. ” şeklinde devam eden cümleler dikkat çekiyor. Yine de aynı rapor, nükleer santral gibi riskli bir teknoloji söz konusu olduğunda eşyanın tabiatına aykırı olmayacak şekilde bazen itiraf bazen de çelişkilerle dolu.

Her şeyden önce, Bilirkişilerin nükleer santral ve reaktör kavramlarını, dolayısıyla sayılarını birbirine karıştırdığını ve bu şekliyle ölçülemez hale getirdikleri veriler üzerinden nasıl değerlendirmede bulunduklarını anlamak zor. Diğer taraftan şimdiden nükleer karşıtlarının altını çizdiği gibi bu rapor kesinlikle terör gibi günümüz, tehdit ve yeni koşullarını dikkate almıyor. Bu haliyle Bilirkişi keşfinin, mevcut ÇED’i olumlamak için yapıldığı aşikar.
“Ülkenin gelişmişlik seviyesi kişi başı enerji tüketimiyle ölçülür…”

Öncelikle raporda açıkça enerji arz ve talebi arasındaki dengesizliklerin enerji kesintisine yol açtığı ifade edilmiş. Ülkenin gelişmişlik seviyesini enerji tüketimiyle ölçebileceğini öngören yaklaşım neticesinde enerji kayıpları ve/veya israfı tamamen gözardı edilmiş, enerji verimliliği ÇED raporunda tanımlandığı şekliyle alınmış.

Nükleer santrallerin yıllık %5 elektrik üretimiyle çok önemli bir ihtiyacı karşılayacağı ifade edilirken, Dünyadaki yenilenebilir enerji kullanımındaki artışa dikkat çekmekle beraber Türkiye’de yenilenebilir enerji üretiminde sağlanamayan standardizasyon ve mevzuat kaynaklı sorunlar referans gösterilmiş.
Kömüre methiye! “2040 Kömür yılı olacak!”

Raporda nükleer santrallerin fosil yakıt kullanımını azaltacak kadar karbon salımı yapmadan enerji ürettiği, hatta Kyoto Protokolü’nde iklim değişikliğine çözüm olarak karbon salımı yapmadığı gerekçesiyle Nükleer santrallerin kurulması önerisinin yapıldığı iddia edilmiş. Bu da yetmemiş nükleer santralin inşaatı süresince üretilen karbon salımı bile “carbon cycle” olarak hesaplanmış ve düşük olacağı iddia edilmiş.

Diğer taraftan Raporun, Kyoto Protokolü üzerinden nükleer santral kurmanın gerekliliğine işaret ederken, 2040 yılında enerji üretiminde en büyük payın kömüre dayanacağını söylemesi ise oldukça ilginç. Kaldı ki Raporda “Dolayısıyla Dünya Enerji Ajansı mevcut enerji politikalarının gelecekte değişmeden sürdürüleceği varsayıldığında kömürün dünya enerji bileşimi içindeki belirleyici konumunu önümüzdeki 25 yıl sürdüreceğini öngörmektedir” şeklinde bir açıklama da bulunuyor.

Uranyum ithal değil mi?

Türkiye elektirk üretiminin %45’ini doğalgaz karşılıyor ve %98’i ithal edilmektedir.” Doğalgazın payının azaltılması hedeflenmektedir açıklaması ise her zamanki gibi nükleer santralin ham maddesi olan uranyumun ithal edileceğini gözardı edilmiş.
“Tsunami duvarının yüksekliği belli değil ama, olsun!”

“1979 yılında Doğu Akdeniz’de tsunami yayılımının uzun dalga denklemlerini çözen sayısal model geliştirilmiş….bu çalışma ile Akkuyu NGS proje sahası için ortalama deniz seviyesinden 7 metre yükseklikte bir dalga yüksekliği belirlenmiş”, sonraki kısımda ise “Bu çalışma 2011 yılında yeniden yapılmış NAMI DANCE yazılımı kullanılarak tsunami dalga yüksekliği 10 Metre üzerinde olduğu belirlenmiştir”diyor .

Raporda, tsunami duvarının yüksekliğinin hesap edilmediği Bilirkişi tarafından itiraf edilirken “Akkuyu NGS ÇED raporunda tsunami dalga yüksekliği model olarak verilmiş olmasına karşın tsunami tasarım duvar yüksekliğinin verilmediği ancak tsunamiye karşı koruma önlemlerinin Akkuyu NGS ÇED raporunda Türkiye Atom enerjisi Kurumu(TAEK) yetkili uzmanlarının incelemesine tabi olacak santralin Güvenlik Analiz Raporunda açıklanacaktır ifadesi yeterli bulunmuştur”diye yazıyor.

Deniz seviyesinin iklim değişikliği nedeniyle yükselmesi ile tsunami nedeniyle kabarmasını ayırt edemeyen Bilirkişiler!

Sivil toplum kuruluşlarının, meslek gruplarının, iklim değişikliği dikkate alınmadan hazırlanmış diyerek itiraz ettiği ÇED raporunda tsunami bahsinden hareketle iklim senaryolarının çalışıldığı sonucuna varılmış bulunuyor.
Projede reaktörlerin inşası, sökümü ve üretiminde radyasyon etkisi vardır!

Kısımında ÇED raporunda konunun ele alındığı kısım olduğu gibi kes yapıştır yapılarak üzerine şöyle bir yorum eklenmiş: “Sonuç olarak Akkuyu NGS ÇED raporunda bir kaza durumunda alınacak önlemler radyasyon etkisini bertarf etmede yeterli olacağı ve projenin gerçekleştirilmesinin halk sağlığı açısından olumsuz etkilerinin asgaride kalması için her türlü güvenlik sisteminin bulunduğu ve gerekli önlemlerin alındığı değerlendirilmektedir”.

“Asgari” sözünün özellikle altını çizerek belirtmeliyiz ki: Çernobil felaketinden sonra yapılan araştırmalar, “düşük doz radyasyon zararsız “diye bir şey olmadığını göstermektedir.
“Radyoaktif atıkları bertaraf edecek teknoloji dünyada mevcut değildir”

Şeklinde bir itirafla başlıyor radyoaktif atıklarla ilgili değerlendirme. Buna göre, “…yıllık oluşacak kullanılmış yakıt miktarı ve tüm santral ömrü boyunca oluşacak kullanılmış yakıt miktarı, kullanılmış yakıtın taşınma ve depolanması sırasında alınabilecek önlemler ve oluşabilecek etkiler Bölüm 6’da detaylı olarak açıklanmıştır” ifadesi kullanılmış ancak bahsi geçen kısımda da tatmin edici bir açıklama yer almıyor hatta yine ÇED raporundan dava konusu olan kısımlara referans verilmiş.

“Sonuç olarak Akkuyu NGS nihai ÇED raporunda düzenleyici kuruluş Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı’nın IAEA talimatları doğrultusunda yerbilimleri mühendisliği v inşaat mühendisliği açısından yapılan araştırmalar kapsamında……detaylı açıklamalar yapıldığı nihai ÇED raporunun incelenmesinden ve keşif sırasında sahada yapılan gözlemlerden/görüşmelerden anlaşılmıştır.” deniyor.

Oysa Hürriyet ABD/Waşington eski muhabiri Tolga Tanış’ın haberiyle Akkuyu NGS’nin IAEA tarafından bir eleştiri yağmuruna tutulduğunu görmüştük. Sözkonusu değerlendirme ise zaten 6 aydan fazla bir süre kamuoyundan gizlenmeye çalışılmıştı.
“Türkiye taraf olduğu uluslararası anlaşmalar gereğince zaten Akdeniz fokunu korumakla yükümlüdür!”

Raporda “nesli tehlike altında bulunan deniz kaplumbağalarının (Caretta caretta) ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler gereğince yaşam alanlarının korunmasına önem verilmesi gerektiği ifade edilerek “Santral sahası etki alanında bulunan nesli kritik derecede tehdit altında olan Akdeniz fokunun 1. derece sit alanı olan Beşparmak adasındaki yaşam alanlarının korunması konusunda gerekli hassasiyet gösterilmelidir. Akkuyu nükleer enerji santralinin inşaat dönemindeki deniz trafiği ve işletme aşamasındaki soğutma suyu nedeniyle özellikle Beşparmak adası mevkiinde yer alan üreme mağarası ve çevresine tehdit oluşturması kaçınılmazdır”derken diğer taraftan faaliyetin inşaat ve işletme aşamasında gerekli tedbirlerin alınmasında gerekli hassasiyet gösterilmelidir diyerek bir zararın meydana getirileceğini kabul etmiş oluyor .

İnceledikçe daha pek çok tartışmalı nokta bulunacak olan bu değerlendirmeyi İkinci Bilirkişi keşfinden önceki yazımıza atıf yaparak bitirmek istiyorum. “Bilir kişi raporu, Bitir işi raporu” olmasın!” demişsek de Bilirkişi Raporu, “Bitir işi” raporu olmuş . Açıkçası bu beklemediğimiz bir sonuç değildi , tek istediğimiz ise şaşırabileceğimiz bir şeyler olmasıydı, maalesef yine yanılmadık…

Hukukçu arkadaşlarımızın deyişiyle Sisifos Görevimiz devam ediyor! Sisifos’un dağın tepesine taşıması gereken taş, taşındıktan sonra yine yokuş aşağı yuvarlanacak ve Sisifos’un taşı hep yukarıya taşıması gerekecek. Bilirkişi raporu, bundan sonraki süreçte mahkemeye intikal edecek ve hakim tarafından değerlendirilecek…Pek tabi ki bilim insanlarının, hukukçuların ve uzmanların süzgecinden tekrar geçecek olan bu değerlendirme yeniden davaların açılmasına kadar uzayacak.

Görünen o ki Sisifos’un görevi taşıdığı “o taş”ın taşınması aşınıp küçülene, hatta yok olana kadar devam edecek!

Pınar Demircan – Yeşil Gazete