Nükleer karşıtı mücadelesiyle ödüllendirilen bir kadın: Dr. Angelika Claussen

Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak tarihe geçen 120 kadının kazanımlarını 118. yılında da anarak bir 8 Mart’ı daha coşkuyla karşıladık. Elbette 8 Mart bizim için bir günden ibaret değil . Her 8 Martta biraz daha büyüdüğümüzü, tecrübeyle zenginleştiğimizi ve dayanışmayla kenetlendiğimizi daha çok hissediyoruz. Esasen böyle olması da gerekiyor. Zira biz kadınların süregelen hak mücadelesinin alanının da gittikçe genişlediği aşikar. Bu ölçek büyümesinin temelinde metalaştırma ve insanın araçtan amaç haline getirdiği teknolojik, sınai gelişmişliğin ölçüsüzce kullanımı yatıyor. Tam da bu nedenle kadın mücadelesi, daha iyi çalışma koşullarını sağlamanın yanısıra bir “hak” olan “sağlıklı yaşam” için uğraş vermekle el ele gidiyor. Hele ki ataerkil sistemin ezberini bozarak gezegenin ekolojik bütünlüğünü sağlama çabası en çok kadınların takdire hak görülebileceği bir meseleyken ! Neden mi böyle diyorum? Çünkü kadın açısından bu mücadele cinsiyetçi yasalardan kaynağını alan toplumsal kurallarla örülü dünyanın geleceğini gözetmek demek. Kaldı ki bu durum diğer üyelerle birlikte hareket etmeyi gerektirdiği için de bir anlamda akıntıya karşı kürek çekmenin zorluklarını taşıyor.

Kanaatim odur ki, çevre hareketinde kadının mücadelesi bir çemberi, içinde ters yöne dönmeye meğilli bir başka çembere rağmen içerden yürümek suretiyle ilerletmeye çalışmaktır. Zira kadının bu gezegen için harcadığı efor erkeklere göre iki kat külfetli. Salt Türkiye’de de değil, dünya genelinde kadınların benzer zorluklar içinde olduğunu görüyoruz Nitekim İngilizce “mansplaining ” adı altında erkek davranışının literatüre geçmesi dünya genelinde tüm kadınların benzer engellere maruz kaldığının ispatı (Mansplaining meali, erkeklerin üst bir dille kadınların sözlerine müdahale etmesi, kadınlardan daha fazla ve doğru bilgi sahibiymiş gibi davranmaya kalkışması anlamına geliyor, Türkçe’de de ingilizce kullanımı yer bulabiliyor). Maalesef bu durum çevre mücadelesi içinde de yoğun olarak kendini gösteriyor. Dolayısıyla kadınların görünür olmayı başarması tam da bu nedenle hepimiz için her zaman bir kazanım.

Bu kazanımlardan birini de adını gazetemizde zaman zaman adını çeşitli etkinlikler vesilesiyle andığımız psikiyatri ve psikoterapi uzmanı Dr. Angelika Claussen sağladı.

Bielefeld kentindeki 22 kadın derneğinin oluşturduğu Bielefeld Kadın Dernekleri Birliği tarafından 2014 yılından itibaren her yıl Bielefeld kenti ve insanları için gayret gösteren, bu yönde çalışmalar yapan aktivist kadınlara ödül veriliyor. Kadın derneklerinin böyle bir ödül formule ederek kadınların adını başarılarıyla onurlandırması da dünyadaki diğer kadın dernekleri için daha doğrusu feminist hareket için altyapısal bir örnek sayılabilir. Nitekim Dr. Angelika Claussen 2018 yılında üçüncüsü verilmiş olan ödüle nükleer silahlara ve nükleer enerjiye karşı ve barış için ısrarlı, cesur ve yılmaz bir irade ile verdiği mücadelesi nedeniyle layık görüldü. Ödül töreninde ve tanıtımlarda Dr. Claussen’in kendisini 30 yılı aşkın süredir barış hareketine ve antinükleer harekete adamış olduğunun altı çizildi.

Dr. Angelika Claussen ülkemizde de Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlanan “Nükleer Felaketlerle Yaşamak, Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Üzerine Etkileri” adlı kitabın yazarlarından olmasıyla ve nükleer santrallerin sağlık etkileri hakkında sivil toplumun bilgilenmesi yönünde yaptığı çalışmalarla tanınıyor.Kendisi ilk defa bir Çernobil Tasfiye Memurunun Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.B.M.M.) çatısı altında Mersin Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı’nın destekleriyle gerçekleşen basın toplantısında konuşmasını sağlamıştı.

Ödülü verilirken kendisine 30 yılı aşkın süredir barış hareketine ve antinükleer harekete yapmış olduğu katkılar için teşekkür edildi. Konuşmasında “Korkunç haberlerin karşısına ICAN’in 2017 yılı Nobel ödülü alması gibi iyi haberleri de çıkarmak zorundayız” diyen Dr. Claussen nükleer silahların yasaklanması için yıllardır kampanya sürdüren International Campaign to Abolish Nuclear Weapons/Nükleer Silahların Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN)’nın çalışmalarından “Zeki aksiyonlarla politik amaçlara kısmen de olsa ulaşılabildiğini gösteren eylemler” şeklinde söz etti. Aktivist olarak Nükleer karşıtı mücadelede yeralan, barış hareketinin parçası olan çalışmaların ödüllendirilmesini “yerelde aslında çok da politik olmayan geniş kesimlerin esasen sorunların farkında olduğunu, mücadele edenlerin onlar tarafından saygı gördüğü anlamına geliyor”şeklinde değerlendirdi.

Dr Claussen’in çalışmasının önemli bir ayağını Almanya’nın nükleer silahsızlanma anlaşmasını imzalaması için kamuoyu baskısı yaratmak amacıyla Almanya genelinde imza toplamak oluşturuyor . Zira Almanya bu anlaşmayı henüz imzalamamış değil. Esasen nükleer silahların yasaklanması anlaşmasını Birleşmiş Milletler(BM) üyesi ülkelerden şimdiye dek yalnızca 56 ülke imzalamış bulunuyor, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için ise en az 50 ülkede parlamento onayı gerekiyor. Almanya bu anlaşmayı imzalamadı ve ICAN ile önde gelen bileşenlerinden IPPNW (Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler Birliği) de bu anlaşmanın imzalanması için imza topluyor.

Nükleer santrallerle ilgili farkındalık yaratan çalışmalar ve organizasyonlar da gerçekleştirmiş olan Dr. Claussen, Almanya’daki Energiewende(Enerji dönüşümü)doğrultusunda nükleer enerjiden çıkacağını ilan etmiş olan Almanya hakkında çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Zira Almanya’nın nükleer santrallerini devreden çıkarma kararına karşın Lingen şehrinde Nükleer santrallere yakıt üreten ve Gronau şehrinde uranyum zenginleştirme yapan toplam iki tesis operasyonlarına devam ediyor. Sözkonusu operasyonun uranyum zenginleştirme prosesi olması ise konunun doğrudan nükleer silah üretimi ile alakalı prosesler olabileceğini düşündürüyor. Üstelik Dr .Claussen’in ifadesiyle bu iki tesis de nükleer enerjiden çıkış planının kapsamına girmediği gibi işletme izinlerinin de süresiz olarak verildiğini iddia ediyor. Gronau ve Lingendeki tesislerin kapatılması için son dönemde önemli yol kat ettiklerini belirten Claussen bu tesislere ilişkin şunları da söylüyor: “Her iki tesisin de işletmecileri hukuken kendilerine bir kere verilmiş olan işletme izininin geri alınamayacağı iddiasını taşıyorlardı. Fakat bizim mücadelemizle hukuken bunun geri alınmasının mümkün olup olmadığının incelenmesinin yolu açıldı. Çünkü Federal hükümetin talep ettiği bir bilirkişi raporu, hukuken işletme izninin geri alınabileceğini gösterdi. Artık hükümetin politik iradesini ortaya koyması ve adım atması gerekiyor. Bizler toplumu aydınlatma, bilgilendirme faaliyetine devam ederek bu yönde toplumsal bir eğilim oluşturmaya ve halihazırda mevcut olan bu eğilimin güçlenerek hükümet nezdinde baskı unsuru oluşturmasına çalışacağız”.

Dr. Claussen’e açıklamaları ve kararlı sözleri için Yeşil Gazete ve mücadelemiz adına teşekkür ediyor, kendisini kadın varlığına başarılarıyla da katkı sunduğu için bir kadın aktivist olarak gurur duyarak kutluyorum.

Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)