Pınar Demircan, “Hibakuşa’lar Olmasın!” Sergisi üzerinden nükleerin gerçeklerini anlattı

Yeşil Gazete İklim ve Enerji Haberleri Editörü, arkadaşımız Pınar Demircan, 9 – 12 Ağustos tarihleri arasında Samsun’da da nükleer karşıtları ile buluşan “Hibakuşa’lar Olmasın” sergisini ve sunumunu yapmıştı. O sıralar Gazete Şujin’den Evrim Kepenek‘in nükleer enerji ilgili sorularını da yanıtladı.

Gazete Şujin’de yer alan röportajı aynen paylaşıyoruz.

“Samsun’da düzenledikleri “Hibakuşalar Olmasın” başlıklı sergiyi ve nükleerin olası zararlarını konuştuğumuz ‘nukleersiz.org’ isimli websayfası koordinatörü Pınar Demircan, “Nükleerin zararlarını anlamak için atom bombası atılmasını beklemeye gerek yok” vurgusu yapıyor.

Nükleer santrallerin zararlarının anlatıldığı ve ilgili raporların paylaşıldığı ‘nukleersiz.org’ isimli websayfası bugünlerde farklı bir etkinlik ile de gündemde. Dünyadaki nükleer felaketlerin etkilerinin anlatıldığı “Hibakuşalar Olmasın” ismi ile sergi ile nükleer santrallere karşı farkındalık yaratan nukleersiz.org ekibi, sergi açılış tarihlerini de yine nükleer ve radyoaktif zehirlenmelerin yaşandığı tarihlere göre belirledi.

Çernobil’in yıl dönümü olan 26 Nisan’da Mersin’de, sonrasında ise İstanbul’da olan sergi, Hiroşima bombasının atıldığı 6 Ağustos’ta Sinop’taydı. Serginin son durağı ise, Nagazaki bombardımanına atıf yapılarak, 9-12 Ağustos’ta Samsun’du.

Samsun’da TMMOB İl koordinasyon kurulunun ev sahipliğinde, Mimarlar Odası’nda yurttaşların ilgisine sunulan sergide, Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler (IPPNW) Almanya tarafından hazırlanan 50 posterden 20’sini içeriyor . Serginin bir sonraki durağı ise İğneada olacak.

nukleersiz.org’un Koordinatörü Pınar Demircan ile, nükleer santrallerin olası zararları ve alternatif çözüm önerileri üzerine ayrıntılı bir söyleşi yaptık.

‘Gaziemir’de 100 bin ton nükleer bulaşıklı atık’
Nükleer santrallerin olası zararları hakkında bilgi verir misiniz?

Nükleer santraller hakkında bir değerlendirme yapmak biraz olsun teknik konulara girmeyi gerektirir. Zira nükleer santraller kurulup nükleer paranoyalar görmeye başladığımızda, ister istemez günlük hayatımızda hiç kullanmadığımız milisievert, bekerel gibi yeni ölçü birimleriyle tanışmak zorunda kalacağız.

Nükleer santralleri tehlikeli yapan temel neden nükleer santrallerin yakıtıdır. Zira termik santrallerden hiç farklı olmayan bir sistemle çalıştırılır. Tek fark ham maddesi kömür değil, uranyumdur ve bu her şeyi komplike hale getirir. Sorunlar uranyumun yerin altından çıkarılmasıyla başlar. Doğal haliyle yerin altında izoledir, ayrıca çevreye ve insanlara, canlılara durduğu yerden zarar vermez, ne zamanki sondajlar yapılır yerin altından çıkarılmaya çalışılır, bu noktada sorunlar başlar.

Peki, nükleerin zehirleri tam olarak temizlenebiliyor mu?

Bu sorunuzun tam karşılığını aslında bugün Gaziemir’de görüyoruz. Zira nükleerin tam olarak temizlenmesini bırakın, sürecin başlaması için bile yıllarc hukuk mücadelesi vermek gerekiyor. Kısaca, Gaziemir’de bir kurşun fabrikasının arazisinde ayrıştırma yapmak üzere aldığı ve nereden geldiği bilinmeyen 100 bin ton nükleer bulaşıklı atık olduğu tespit ediliyor. 2014 yılında Gaziemir sakinlerinin şikayet talepleri üzerine açılan davalar, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK)’nun ve sorumlu şirketin nükleer bulaşıklı atıkların arazide ilk tespit edildiği 2006 yılından bu yana ilk kez süreçle ilgilenmesini sağlıyor ve bu sayede bugün bertaraf, temizlik işlerine başlanması konuşulabiliyor. Ancak temizlik tehlikeli ve maliyetli olacağından yine sivil toplumun dışlanmasına çalışılıyor .

‘Türkiye bir deneme tahtası mı?’
Türkiye’de planlanan nükleer santrallere ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Türkiye’de bugün biri Mersin Akkuyu’da diğeri Sinop İnceburun yarımadasında olmak üzere 2 nükleer santral projesi hayata geçirilmeye çalışılıyor. İğneada’da üçüncü nükleer santrali kurma niyeti ise siyasiler tarafından zaman zaman gündeme getiriliyor, ancak İğneada için Mersin ve Sinop’ta olduğu gibi bir ticari anlaşma henüz yapılmamıştır. Buna mukabil Çin’e bir ziyaret gerçekleştiren Enerji Bakanı Albayrak 2016 yılında Çin ile uluslararası bir nükleer anlaşma imzaladı, bu anlaşmanın İğneada için mi yapıldığı henüz kamuoyuna açıklanmamıştır. Gelelim ticari anlaşma yaptığımız nükleer santrallere.

Bunlardan ilki 2010 yılında Türkiye ve Rusya hükümetlerinin imzaladığı uluslararası anlaşmayla kurulmak istenen Akkuyu NGS’dir. Bu proje için Çernobil nükleer felaketinde patlayan reaktörleri kurmuş olan Rosatom yetkilendirilmiştir. Türkiye bu anlaşmayla aynı zamanda başka ülkelerin bir ülkenin güvenlik meselesi olarak uzak durmayı tercih etse de, dünyadaki ilk uluslararası nükleer anlaşmayı imzalayan ülke sıfatını kazanmıştır. 2013 yılında ise Türkiye ikinci bir uluslararası anlaşmayı bu kez Japon Hükümeti ile yapmıştır. Proje için de Fukuşima felaketinde, tam erime meydana gelen reaktörlerin üreticisi Mitsubishi ve sorunlu raktörleriyle adı duyulan Fransız Areva, Sinop’ta bir nükleer santralin reaktörlerini kurmak üzere görevlendirilmiştir. İçinde bulunduğumuz süreç ise Akkuyu için üretim lisansı onaylanmış inşaat lisansı için onay beklenmektedir. Sinop için ise yer lisansı dahi henüz alınmamıştır. Türkiye için öngörülen bu projelere istinaden altını çizmek istediğim bir husus, gerek Akkuyu gerekse Sinop nükleer santrali için adı açıklanan reaktörlerin dünyada hiç denenmemiş olduğudur. Türkiye’de bilim insanlarının Türkiye bir deneme tahtası mıdır sorusu boş yere sorulmamaktadır.

Nükleer enerji yerine güneş ve rüzgar enerjisi mi gündeme geliyor?

Diğer taraftan yenilenebilir enerjilerden özellikle güneş ve rüzgar enerjisinin elektrik üretmede rekabetçi bir fiyat sunması ise nükleer santralleri iyice köşeye sıkıştırmış durumda. Geçenlerde ilan edilen YEKA projesinde gördüğümüz gibi rüzgar elektrik enerjisi için nükleerden 4 kat ucuz fiyat verebiliyor. Bu gibi örnekler arttığı için artık rüzgar enerjisinin geliştirilerek nükleer gibi riskli, maliyetli, hantal teknolojilere mecbur olunmadığı aslında anlaşılmıştır.

Türkiye’den bir örnek verir misiniz?

Türkiye Avrupa’da rüzgar ve güneş potansiyelleri üzerinden yapılan karşılaştırmada üçüncü sıradadır. Fakat istatistikler bize bugün ihtiyaç duyulan elektriğin güneşten yüzde 1, rüzgardan ise yüzde 7 oranında üretildiğini gösteriyor. Buna mukabil Enerji Bakanlığı’nın 2023 projeksiyonlarında enerjinin yüzde 30’unu güneş, rüzgar ve jeotermal gibi yenilenebilir enerjilerden karşılanacağı taahhüt ediliyor. Bu noktada, Sinop ve Mersin’de kurulması planlanan nükleer santrallerinden her birinin, Türkiye’nin yıllık elektrik ihtiyacının yüzde 8’ini karşılayacağını hatırlayalım ve altına girilen riskin büyüklüğünü ve paha biçilmez yaşamımızın ne için feda edildiğini düşünelim.

‘Rüzgar enerjisi, canlı yaşamını katletmez’
Peki ihtiyaç duyulan enerjinin yenilenebilir enerjilerden karşılanması mümkün müdür?

İstatistikler ve örnekler bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Zira yıllar yılı ihtiyaç duyduğu enerjiyi nükleer santrallerden karşılamış Almanya, 2020’ye kadar nükleer santrallerden çıkacağını duyurmuştur. Bu durum Almanya’nın nükleer santrallerden elde edilen enerji ile kurduğu sınai altyapısını rüzgar enerjisi ile devam ettirilebildiğini gösterir. Almanya, bugün enerjisinin yüzde 70’ini rüzgar santrallerinden elde eden bir ülke olarak birinci sıradadır, hatta elektriğin fazlasını komşu ülkelere ihraç etmektedir. Bir diğer örnek ise Japonya. Fukuşima felaketinin başlamasıyla riskli olduğu düşünülen çalışabilir durumdaki 43 reaktör kapatılmış, hükümetin baskısına rağmen bugün yalnızca 5 reaktörü yeniden operasyona başlatılabilmiştir. Nükleer santraller kapatıldıktan sonra ileri teknoloji ülkesi Japonya’da öyle elektrik sıkıntısı falan da çekilmemiştir.

Türkiye yenilenebilir enerjiye yüzünü dönebilir mi?

Bilim insanlarının yapmış olduğu değerlendirmeler bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Zira Türkiye’nin rüzgar enerjisi kapasitesi 48.000 MW’tır. Lütfen Akkuyu NGS’de kurulacak reaktörlerin her birinin 1.200 MW kapasiteli olduğunu hatırlayalım . Bu bir nükleer santralin üretebileceği enerjinin 10 kat fazlasına tekabül etmektedir. Fakat yenilenebilir enerji bile olsa etik ölçüler ve ilkeler doğrultusunda projelendirilmeyen işler ekolojik tahribat yaratmakta, canlı yaşam alanlarını tehdit etmektedir. Misal rüzgar santrallerinin kurulması için orman katliamı, ağaçların kesilmesi, kuş göç yollarının değiştirilmesine gerek olmamalıdır. Bu kadar yüksek bir enerji potansiyeli var ve her yerde kuş göç yolu ya da orman fakiri ülkemizde kesecek ağaç bulunmadığına göre, neden bu projeler sorun üretecek şekilde yapılıyor diye düşünüyor insan.

(Gazete Şujin)