Son hidrojen bombasının ardından, “Pasifikte sapsarı bir akşamdı / Elimize değen ölür”

Bu yazıya başlık olan mısralar Nazım Hikmet’in 1956 yılında yazdığı “Japon Balıkçısı” [1]adlı şiirine ait. Hikmet, Amerika Birleşik Devletleri(ABD)’nin 1954 yılında Pasifik Okyanusu’ndaki Bikini Adası’nda denediği Bravo Castle (Bravo Kalesi) adını verdiği hidrojen bombasının yan etkilerinin yaşamı nasıl söndürdüğünü bir balıkçının ağzından anlatıyor. Bomba atıldığında 23 kişilik Japonca adı ile Daigo Fukuryu Maru (Lucky Dragon/Şanslı Ejder) gemisi, 130 kilometre uzakta, Marshall Adaları açıklarındadır, rüzgarın etkisiyle Marshall Adalarına yönelen bulutların getirdiği nükleer serpinti adadaki 400 kişiyle birlikte Daigo Fukyo Maru’nun 23 canına değer ve bu olaydan iki yıl sonra mürettebattan Aikichi Kuboyama, Nazım Hikmet’in “Japon Balıkçısı” şiirinde yaşamaya başlar.

11 bin kilometrekareden fazla alanı radyoaktif kontaminasyona (kirliliğe) uğratan bu bomba ABD’nin Hiroşima’ya attığı Atom bombasından 100 kat daha yıkıcıdır. ABD, 1944’te ilk denemesini yapıp, 1946 yılından 1958 yılına kadar da kendi nükleer test sahası olarak kullandığı Bikini’de 20’si hidrojen bombası olan toplam 23 nükleer test gerçekleştirir.[2] Nükleer testlerin neden olduğu tahribata karşı dünyayı ayağa kaldırıp nükleer karşıtı ilk hareketin tohumlarının atılmasını sağlayan da bu olay olmuştur. Nükleer testlerin akabinde mercan adaları öyle kirlenmiştir ki en son 1994 yılında, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Bikini Adası’nın, bitki ve hayvan yaşamını etkileyen yüksek radyoaktif kirlilik düzeyinde oluşu nedeniyle adaların yeniden yerleşime uygun olmadığını ilan etmiştir. 2010 yılında ise Unesco, dokuz kriterden ikisini sağlayan tek bir canlının yaşamadığı ve yaşayamayacağı Bikini Adalarını Dünya Mirası (World Heritage) Listesi’ne almıştır. Bugün, Bikini Adası yerlilerinin nükleer test sahası ilan edilen topraklarından koparılışının üstünden 71 yıl geçmiş bulunmaktadır.

Bu testlerin sağlık etkilerine bakarsak uzun dönemli çalışmalar, radyasyona maruziyetin özellikle tiroit kanseri vakalarını arttırdığını göstermektedir. Fakat radyoaktif iyot, nükleer denemeler sırasında yayılan en tehlikeli akut radyoizotop olsa da radyoaktif serpintiden sonra adaların üzerinde biriken sezyum, stronsiyum ve yarılanma ömrü 24 bin yıl olan plutonyum gibi uzun ömürlü izotoplar kere vücut içine girdiğinde veya solunduğunda kansere sebebiyet verir. Bu nedenle adadaki radyoaktif katı atıklar, yapılma amacı itibariyle Çernobil Nükleer Santrali’ndeki reaktörün üzerine milyonlarca dolara yapılmışsa da 100 bin yıl muhafazası gereken atıkları yalnızca 100 yıl koruyabilecek lahiti akıllara getiren 8 metre kalınlığında yoğunlaştırılmış çimento ve çelikten oluşan “Kaktüs Kubbesi” adındaki yapının içinde kapalı tutulmaktadır. Diğer taraftan Marshall Adaları’nda yaşayanların hukuk mücadelesi ise bugün hala sürmektedir. [3] Marshall Adası’nın akıbeti hesaplandığı üzere bu adaların da izleyen yılar içerisinde iklim değişikliğinin etkileriyle sular altında kalması yüksek ihtimaldir.

Bunları niye mi anlatıyorum ?
Çünkü, 2 Eylül 2017 günü Kuzey Kore, 1 Temmuz 1968 yılında imzaya açılan fakat kendisinin asla imzacısı olmadığı Uluslararası Nükleer Silahsızlanma Anlaşması (NPT)’nı hiçe sayarak altıncı kez nükleer test gerçekleştirdi. Kuzey Kore’nin test etmiş olduğu 100 kilotonluk hidrojen bombası kendi çapında istikrarlı bir ilerleme katettiğini gösteriyor. Nitekim bu bombanın Hiroşima’ya atılan Atom bombasından 8 kat daha kuvvetli olduğu anlaşıldı.

Fakat maalesef Kuzey Kore’nin bu denemesi en geniş çaplı ve yıkıcı hidrojen bombası değildi. Zira Rusya’nın 1961 yılında 55 Megaton TNT patlama gücüne eşdeğer ve Hiroşima atom bombasından 3000 kat daha tesirli Tsar (Çar) bombası yapmıştı. Bu bağlamda Kuzey Kore daha pek çok deneme yapacak gibi görünüyor. Çünkü kronolojik olarak baktığımızda Kuzey Kore’nin Ekim 2006 yılında yaptığı nükleer denemede 4,3, Mayıs 2009’da 4,7, Şubat 2013’te 5,1 ve Mayıs 2016’da 5,1, Eylül 2016’da 5,1 şiddetinde deprem yaratan nükleer testler gerçekleştirdiğini görüyoruz. [4] 6,3 şiddetinde depremi yaratan sonuncu deneme ise kat ettiği mesafenin yani başarısının ispatı (!) Üstelik savaş başlığı takmak suretiyle bunlardan balistik füze yapması da mümkünler arasında. Şimdi gelin olası bir kaç soru üzerine düşünelim.

Hidrojen bombasının etkisini anlamak için Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla kıyas yapmak doğru mu?
Esasen, hidrojen bombası da bir atom bombasıdır, sadece patlama türü farklıdır. Hatta termonükleer bomba olarak da tanımlanan hidrojen bombalarının daha da kuvvetli olduğu bilinir, öyle ki patlamanın ardından meydana gelen deprem bu bombanın olağan bir sismik etkisi olarak ifade edilir. [5]

Peki bu hidrojen bombası ile ne kadar radyaoktivite yayılmıştır?
Açıkçası bu yazıya Japon Balıkçısı şiiri ile başlamamın gayesi de bu soru üzerine düşünülmesiydi. Kuzey Kore’nin bu denemesiyle dünyaya ne kadar zarar verdi? Bir nükleer santral patlamış gibi oldu mu?

Bu konuda görüşlerine başvruduğum Nükleer Fizikçi Dr Hayrettin Kılıç’ın değerlendirmesine göre bir kilotonluk bir nükleer-patlama, ilk anda yüksek enerjili x-ışınları ve gama ışınları biçiminde bir elektromanyetik radyasyon yaratıyor, bu ise yalnızca flora ve faunayı ekolojik etkilerinin ötesinde, dünya çevresindeki tüm elektronik iletişim donanımını etkiliyor. Bilimsel araştırmaların, günümüze dek yapılan nükleer denemelerin serpintilerinin radyolojik etkileri nedeniyle, 2000 yılına kadar çoğunlukla kuzey yarımkürede 500 bin kanserden ölüme yol açmış bulunuyor. [6] Bu nedenle Kuzey Kore’nin 50 Kilotonluk bir bomba deneyerek gezegenimizin ciddi anlamda radyoaktif kirliliğe maruz bırakıldığını söylemek yanlış omaz.

Diğer taraftan, 1000 Megawatlık bir reaktörün yılda 225 kilogram plutonyum ürettiğini ve nükleer silah yapmak için 4,5 kilogram plutonyumun yeterli olduğunu ve dünyada kapatılanlar dışarda tutulursa 380 civarında reaktörün üretim yaptığını öngörebilirsek yeni reaktörlere karşı olmak ve mevcutların da kapatılmasını talep etmek için yeterince sebebimiz olduğunu görürüz. Zira Dr Helen Caldicott’un ifadesiyle Çernobil Felaketi’yle patlayan reaktörden etrafa yayılan 500 Kilogram plutonyum, herkesin ciğerine eşit olarak dağıtılsaydı söz konusu miktar tüm dünyayı 1100 defa kanser edebilirdi [7]

Bu noktada Çernobil Nükleer Felaketi ile dünyaya Hiroşima’da yayılan radyasyonun 500 katı radyasyonun havaya karıştığını ve Fukuşima’da ise Hiroşima’ya atılan bombayla yayılan sezyumdan 168 kat daha fazla sezyumun yayıldığını hatırlamak nükleer santral -nükleer silah ilişkisini ve bunların benzer sonuçlara yol açtığını anlamamızı kolaylaştırabilir. Bu derdi dünyanın başına salanlar için ise sanırım tek bir şey söylenebilir: Radyasyon ne ayırımcılık ne ırkçılık yapar, şüphesiz mağduriyet korunma ve kaçınma olanaklarının mevcudiyetiyle de ilgilidir ama, yaşamı geri dönüşü olmayan şekilde nihayetlendirme ihtimali olanların kalbi, ciğeri, kanı, iliği, kemiği var ise eğer, bu müsibetten kendileri ve çocukları hatta henüz doğmamış olan torunları da nasiplenebilirler.

Son notlar

[1] http://www.siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/japon_balikcisi.htm

[2] http://www.bikiniatoll.com

[3] Nukleersiz Hibakuşalar Olmasın Sergisi, Nükleersiz.org

[4] http://edition.cnn.com/2017/09/03/asia/hydrogen-bomb-north-korea-explain...

[5] http://www.nukleersiz.org/metin/hidrojen-bombasinin-atom-bombasindan-far...

[6] Dr. Hayrettin Kılıç, Nükleer Destan, Bil Yayınları, 2007

[7] Dr Helen Caldicott, Nükleer Enerji Çözüm Değil, Yeni İnsan yayınevi, 2014
(Yeşil Gazete)
Pınar Demircan