Fukuşima nükleer felaketi dokuz yaşında

Yaşanan yıkım, özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortama ilişkin önemli dersler barındırıyor.

11 Mart 2011, Japonya‘nın Tohoku bölgesini vuran 9 büyüklüğündeki depremin 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgaları oluşturarak Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nde nükleer felaketi başlattığı gün olarak tarihteki yerini aldı. 18 bin kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve 380 bin insanın evini, yaşam alanlarını aniden terk etmesine yol açan üçlü felaket, doğal afetlerin nükleer santraller üzerinde ne denli tehlike teşkil edebileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Depremin meydana gelmesiyle nükleer tesisin altı reaktöründen üçünde sırasıyla 12,14 ve 15 Mart tarihlerinde meydana gelen tam erimeler, tsunami dalgalarının soğutma suyu sistemini bozmasıyla reaktörlerde patlamalara yol açarak tehlike derecesinin Çernobil nükleer felaketinin tehlike derecesine eşdeğer; “7 seviyesi”ne çıkarılmasını gerektirdi.

Ne var ki patlamalarla atmosfere yayılan radyoaktif partiküller daha önce de yazdığımız üzere yağış, rüzgar, fırtına gibi hava olayları ve yangınlarla ekosistemde yayılarak tehlike oluşturduğu gibi mütemadiyen denize karışan radyoaktif su ve çözümsüz atık sorunu da bu tehlike derecesini daha yukarıya taşıyor. Fukuşima nükleer felaketi’nin kendini sürekli yeniden üreten ve yüzlerce yıl sürecek olan ekosistemsel tehlikelerini ve risklerini önceki senelerde  olduğu gibi  paylaşıyoruz.

Bu seneye damgasını vuran olay, yüksek radyasyon seviyelerine hatta son kertede dünya çapında etkili olan koronavirüse rağmen gerçekleştiril- mek istenen Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları. Japonya’da halk Tokyo 2020’ye tepkili fakat ülkenin ekonomik çıkar dengeleri aşırı tepkilerin önüne geçiyor. Fakat gelin Tokyo 2020′ yi detaylandırmadan önce son bir yıl içinde yaşananlara göz atalım.

Bitmeyen dekontaminasyon çalışmaları

Fukuşima nükleer felaketinin oluşturduğu tehlike ve riskler kadar Japon Hükümeti’nin bölgede dekontaminasyon çalışmaları yürütülüyor olmasına rağmen mevcut radyasyon tehlikesini yok sayması ve sağlık risklerini görmezden gelen yaklaşımı da bu riskleri artırıyor. Bölgeyi terk etmiş olan 380 bin kişiden en son 40 bin kişi tazminat ödemeleri kesilmesine rağmen dönmemekte direnirken dönenler daha ziyade yaşlılar ve çocuksuz olanlar. Tahliye bölgesinde “okullar faaliyete geçti denmesi için” yeniden açılmış olan okullara ise öğrenciler başka şehirlerden otobüslerle taşınıyor.

Tahliye bölgelerinde halen girilmesi yasak olan ilçe ve şehirler ise yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle dekontaminasyon işlerinde çalışan işçilerin sağlığı açısından ciddi tehlike arz ediyor. Zira nükleer felaketin meydana geldiği Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde her gün dört-beş bin işçinin dekontaminasyon çalışmalarını yürütmesi, yer yer saatte 250 Mikrosievert radyasyona maruz kalmaları anlamına geliyor ki bu dünya standartı olan yıllık sınır dozuna dört saat içinde erişilmesi demek. Öte yandan 404 milyon dolar harcanarak inşa edilen fakat reaktörlerin içinden geçerek denize akmaması için biriktirilen 400 ton suyun miktarını yalnızca 170 tona düşüren Buzdan Duvar projesi zamanında tesis sahasında çalışanlarla beraber bu sayının sekiz bine ulaştığı belirtiliyor.

Kanser vakaları artıyor

Yetişkinler arasında nedeni bilinmeyen kalp krizi ve diğer rahatsızlıklardan ölümlerin Fukuşima nükleer felaketi ile ilişkilendirilmesi kolay değil. Bu durumu daha da zorlaştıran ise felaketin ilk yılında ölümlerin %90’ı bildirilirken 2018’de bildirim oranının %55,8’e düşmüş olması. Diğer bir deyişle zaman geçtikçe ölümlerle ve kanser vakalarıyla nükleer felaket arasında bağ kurmanın güçleşmesi, bildirimlerin yapılmasının önünde engel teşkil ediyor.

Kanser vakalarının yüksek olarak görüldüğü bir grup da işçiler kadar direkt radyasyona maruz kalmasalar da bağışıklık sistemi görece zayıf olan çocuklar. Çocukluk çağı tiroit kanserinin nükleer felaket öncesinde milyonda bir ya da iki görülebilen bir hastalıkken nükleer felaketin başlamasıyla görülme sıklığının 500 kat arttığını ortaya koyan vakalar izlenmeye devam ediyor.

Buna göre tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi olanların sayısı, 2018 sonunda yayımlanan araştırmalara göre, 380 bin çocukta 206 iken, bugün bu sayı 218 vakaya çıkmış durumda. Sıkı bir takip yapılırsa bu sayının 3500’e çıkabileceğine işaret eden uzmanlara göre Fukuşima nükleer felaketi nedeniyle çocuklarda görülen kanser teşhisi ve şüphesi vaka sayısı Çernobil nükleer felaketi sonrasındaki vakalara kıyasla oldukça yüksek. Bu görüşü daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız röportajda, Kazuhiko Kobayashi de destekliyor. Kobayashi, nükleer felaketin başladığı tarihten bugüne dokuz yıl geçmiş olduğu için çocukların başka şehirlerde takibinin yapılması mümkün olmadığını söyleyerek kanser vakalarının bilinmesindeki zorlukların altını çiziyor.

Yüksek radyasyon seviyeleri

Bağımsız uzman ve yurttaşlar tarafından yapılan ölçümler Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın Fukuşima rotası kapsamındaki Koriyama şehrinde saatte 0,46 mikrosievert, İitate kasabasında saatte 0,77 mikrosievert radyasyon tespit etmiş bulunuyor ki bu tespit radyasyon seviyelerinin dünya standartı kabul edilen yıllık 1 milisievertin saat hesabına  göre radyasyon miktarının iki-üç kat fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan hatırlatmak gerekirse  Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından aylar sonra tayin edilen yıllık 20 Milisievert sınır dozunun dokuz yıldır hala uygulamada tutulması  dünya çapında bir ilk. Bu şekilde, açıkça dünya standardı olan yılllık 1 milisievert sınır dozuna geri dönülemeyecek denli yüksek radyasyon seviyeleri, diğer bir deyişle dünya standartının  20 kat üstü “normalleştirilmek” isteniyor.

Havalandırma kuleleri büyük risk

Gerek Fukuşima eyaleti gerekse meteorolojik hareketlilik nedeniyle Japonya ve Uzak Doğu hatta Pasifik Okyanusu açısından en büyük tehlikelerden biri de Fukuşima Nükleer Santral Tesisi sahasında bulunan havalandırma kuleleri . 120 metre yükseklikteki iki kule patlamalar esnasında yüksek radyoaktif izotopların açığa çıkması ve buralarda birikmesi nedeniyle yüksek tehlike barındırıyor. En son bu kulelerin bir fırtına ve ya şiddetli hava olayı nedeniyle devrilerek işçilerin mağdur olmaması için 200 metre uzaktan kumandayla bir operasyon yürütüldü ve kulelerin yüksekliği ayakları kesilerek  60 metreye indirildi. Ancak soğutma kuleleriyle ilgili yürütülen bu işleme olimpiyat sürecinde bir kaza meydana gelirse radyasyonun yayılmasına neden olur gerekçesiyle 2021 yılında devam edilmesine karar verildi.

2021 yılı Fukuşima Nükleer Santrali’nde dünyayı ilgilendiren operasyonların yapılacağı yıl olacak görünüyor. Nitekim 2021 yılında başlanması düşünülen bir diğer işlem de reaktörlerdeki erimiş olan yakıt çubuklarının çıkarılması; ki eğer işlem başarılır da erimiş yakıt çubukları soğumaya alınabilirse reaktörlerin sökümü için öngörülen tarih de ancak 2040 ya da 2050 olabilecek. Tüm bu işlemler için maliyet ise en az 250 Milyar Dolar olarak öngörülüyor.

Denize boşaltılmak istenen 1 milyon 200 ton radyoaktif su

Dünya kamuoyunun da yakından izlediği radyoaktif atık suyun denize boşaltılmak istenmesi konusu ise halen beklemede. TEPCO ve Japon Hükümeti bugün sayısı 1200’e ulaşan 1000 tonluk silolardaki suyun denize boşaltılması için en son Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) da desteğini almasına rağmen yasa gereği balıkçıların iznine tabi olunması bir ekolojik felaketin önüne geçiyor.Zira bu suyun içinde onlarca radyoaktif izotop bulunduğu da tespit edildi. Japonya genelinde yapılan araştırmaya göre balıkçılarla birlikte nükleer karşıtlarının da desteğiyle karşıtlık %42 civarındayken, nüfusun yalnızca %6,7’si suyun denize boşaltılmasından yana . Bu şekilde günde 170 ton suyun biriktirilmesine devam edilse de yetkililer 2 yıl sonra suyun depolanabileceği bir alan kalmayacağı için boşaltılması gerektiği ifade ediliyor.

Atıklar çözümü olmayan sorun

Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla dekontaminasyon görevlilerinin topladığı katı atıkların miktarı 9 yıl sonra 14 milyon tona ulaşmış bulunuyor. Beş yıl önce 43 milyon ton olan radyoaktif atıkların yakılarak bu miktara indirilmiş olması bir sorunken bugün 8000 Bekerel/kg’ya kadar radyoaktif olan katı atıklar okulların, kamu binalarının depolarında tutuluyor. Halkın rahat etmesi için bunların tutuldukları yerlerden çıkarılması ve nükleer santral civarındaki orta dereceli atık depolama alanına getirilmesine karar verilen son tarih ise 2022, zira bu tarihten üç yıl sonra yani 2025’te katı atıkların nihai atık depolama alanına alınması gerekiyor Ama bunların çıkarılıp nereye konacağı halen kararlaştırılmış değil, yani orta dereceli atık deposunun neresi olacağı belirlenemiyor.

Fukuşima anma etkinlikleri iptal, Tokyo 2020’ye devam

Fukuşima nükleer felaketi aynı zamanda Japonya’da yurttaşların nükleer risklere dair bilinçlenerek yurt genelinde bir daha nükleer santrallerle ilgili mağduriyet yaşanmaması, maruz kalınan tehlikelerin tazmin edilmesi ve risklere karşı önlem alınması için önemli bir tarihi olay. Nitekim bu olay nedeniyle yıllar içinde Japonya’da çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 37’ye düşerken bugün yeniden üretime açılmış bulunan operasyon halindeki reaktör sayısı yalnızca yedi ve ülke genelinde yenilenebilir enerji olarak rüzgar ve güneş santrali yatırımları nükleer enerjinin yerini alıyor. Bu açıdan dokuz yıldır sivil toplum eliyle düzenlenen Fukuşima Anması ve onu takip eden etkinlikler toplumun kendi içinde nükleer gerçekleri konuşması ve farkındalığın yükselmesi için önemli fırsatlar sunuyor.

Ne var ki nükleer felaketin meydana geldiği sembolik gün itibariyle gerçekleştirilen tüm anma etkinlikleri ilk kez koronavirüsün yayılmasına karşı alınan önlemler çerçevesinde ikinci bir açıklamaya kadar yasaklanarak iptal edildi. Dokuz yıldır ilk kez iptal edilen etkinliklerin bu seneki teması “Tokyo 2020 Radyoaktif Olimpiyat Oyunları” olarak planlanmıştı. Buna karşın Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapacak olmasında ise bir başlangıç seremonisinin seyircisiz yapılmasından başka bir değişiklik yok. Zira Başbakan Abe Japonya’da 1000 Covid- 19 vakasına rağmen dünya çapında gelecek sporcuları Fukuşima’da karşılama fırsatını, diğer bir deyişle Fukuşima’dan sporcularla “iyileştik”mesajı verme fırsatını kaçırmak istemiyor.

Tokyo 2020 kapsamında ilk durak olan Fukuşima’dan dünyaya verilecek mesaj için ise Iwate, Miyagi ve Fukuşima eyaletlerinden öğrenciler geçen sene ağustos ayında gerçekleştirilen atölyelerde bir araya getirilerek Fukuşima’dan “iyileşme” mesajı verilmesi için görevlendirildiler. Bu görev gereği nükleer felaketin etkisi süren Tohoku Bölgesi‘ndeki boşaltılmış olan geçici konutların aluminyum pencerelerinin geri dönüştürülmesiyle elde edilen malzemeden bir anıt yapacaklar- ki bu malzemelerin radyoaktif olabileceği ilk akla gelen risk!

Binlerce insanın yaşamını kabusa çeviren nükleer felaketin etkileri devam ederken Japon hükümetinin Fukuşima’yı dünyaya bölgedeki tüm sorunların giderilmiş ve radyoaktif kirlilikten eser kalmamış gibi gösterme çabası şüphesiz başta nükleer karşıtları tarafından eleştiriyle karşılanırken . Olimpiyat ateşi 26 Mart tarihinde ilk durak olarak Fukuşima’yı ziyaret edecek ve Japonya genelinde 17 eyalet ziyaret edilmiş olacak.

Fukuşima nükleer felaketi dünya genelinde  bilinen 400 nükleer felakette olduğu gibi yarılanma ömürlerine göre etkisi yüzlerce, binlerce belki de milyonlarca yıl devam edecek olan radyoaktif izotopların canlı cansız çevreye tezahür etmesiyle başlar ve  ömrünü tamamlayana kadar etkisini sürdürür. Bu şekliyle ekosistemsel kırım “ekokırım“olarak tanımlanmayı hak eden nükleer felaket canlı yaşamı üzerinde kendisini yıllar içinde kanser ve nedeni tespit edilemeyen diğer bir çok hastalıklarla gösterecektir. Fukuşima nükleer felaketi özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortamın olduğunu göstermesi açısından önemli dersler ihtiva eder. Bu nedenle hükümetler ısrar etse bile böylesi bir felaketin yaşanmaması için toplum tarafından nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin bilinerek geleceğin sahiplenilmesi elzemdir. Söylemekten yorulmayalım: En tehlikesiz nükleer santral, hiç kurulmamış olandır.

Bu yazı 14.03.2020 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

Pınar Demircan

10 ülke ‘Nükleersiz Asya’ için bir araya geldi

Tayvan Çevre Koruma Örgütü’nün ev sahipliğindeki Nükleersiz Asya Forumu, Taipei’de gerçekleştirildi. Türkiye’nin de katıldığı Forumda, nükleersiz bir Asya için ülkelerin gücünün birleştirilmesi gereğine vurgu yapıldı.

30 yıldır Asya’nın çeşitli ülkelerinden nükleer enerji ve nükleer silahlanmaya karşı olan bilim insanı, akademisyen ve aktivistlerin buluştuğu Nükleersiz Asya Forumu (NNAF) bu sene Tayvan‘ın başkenti Taipei‘de 20-23 Eylül 2019 tarihlerinde gerçekleştirildi. Tayvan, her birinde ikişer reaktör olan dört nükleer santral tesisi bulunan, fakat dördüncü tesisin henüz devreye alınmadığı gibi Almanya , Belçika , İspanya, İsveç gibi nükleer enerjiden 2025’e kadar çıkmayı planlayan bir ülke.

Etkinliğin başlangıç  tarihi olarak seçilen 20 Eylül ise Türkiye’de de Marmara ve Düzce depremlerinin meydana geldiği 1999 yılında; Tayvan’da da 2400 kişinin yaşamını yitirmesine ve 11 bin kişinin yaralanmasına neden olan 7,7 şiddetindeki büyük depremin yıl dönümü. Etkinliğe ev sahipliği yapan Tayvan Çevre Koruma Örgütü‘nün “Nükleersiz bir Asya için gücümüzü birleştirelim” sloganıyla gerçekleştirdiği etkinlikte, nükleer santrallerin risklerine karşı Fukuşima Nükleer Felaketi’nden ders alınması gereği ve deprem gerçeğine dikkat çekildi. Sunumların ardından, delegelerle birlikte Cumhurbaşkanı’nın makamına bir ziyaret de yapıldı.  

2017’de Nobel Ödülü alan Nükleer Silahlanmanın Durdurulması için Uluslararası Kampanya‘nın (ICAN) Avustralya temsilcisi Dave Sweeney‘in de katılımcısı olduğu etkinlikte 10 Asya ülkesinden delegeler sunumlar yaptı. Avustralya, Çin, Hindistan, Japonya, G.Kore Moğolistan, Filipinler, Vietnam ve ABD‘den delegelerin katıldığı NNAF 2019’e Türkiye‘den Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan katıldı. Aynı zamanda Nükleersiz. org koordinatörü olan ve daha önce Japonya ve Filipinler‘in ev sahipliğinde gerçekleştirilen forumlara davet edilen Demircan bu sene Tayvan’da yapılan Forum’a ilişkin şunları söyledi :

“Türkiye’de tam da deprem gerçeğinin hatırlandığı bir dönemde bu Forum’un Tayvan gibi yoğun fay hatlarının bulunduğu  bir coğrafyada yapılmış olması Fukuşima Nükleer Felaketi’nden bugüne bir kez daha nükleer santral-deprem ilişkisine dikkat çekmeyi olanaklı kılması bakımından ayrıca anlamlı oldu. Zira sivil toplum özellikle Fukuşima sonrası endişelerin yükselmesiyle ülkede 1970’lerdeki sıkıyönetim zamanında inşa edilmiş olan nükleer santrallerin devreden çıkarılmasını planlıyor. Yine en son inşa edilen santralin çalıştırılmasından bir sonraki  hükümetin döneminde yapılacak referandum oylamasıyla vazgeçilmesi hedefleniyor. Tayvan için dileğim  halkın iradesinin referandumda manipülasyona uğratılmaması”.

Yazarımız Pınar Demircan ve Forum organizatörlerinden Yoko Unoda

Nükleersiz Asya Forumu‘nun önemini gezegenin bugününü ve yarınını tehlikeye atan, devlet ve şirket ortaklığıyla beslenen küresel kapitalizmin karşısına sivil toplumun benzer ölçekte bir gücü çıkarmak zorunda olduğunu düşündüğünü söyleyen Demircan dünya genelinde bölgesel işbirlikleriyle daha hedef odaklı hareket edilebileceğinin altını çizdi. Demircan, bu açıdan NNAF’in aynı kıta üzerinde kültürel olarak da görece birbirine yakın toplumlar arasında nükleersizlik diyaloğunun güçlendirilmesi için önemli bir misyon taşıdığını ifade ederek “Türkiye’nin hem Asya hem de Avrupa kıtalarında yer alması nedeniyle bölgesel işbirlikleriyle nükleersiz dünya ideali açısından önemli hatta Asya ve Avrupa’yı birleştirici bir pozisyonda olduğumuza inanıyorum”dedi.

Etkinlik süresince katılımcılar NNAF ürünü olan  The People of Asia say No To Nuclear, Türkçesi Asya’nın İnsanları Nükleer Güç İstemiyor adlı kitapla buluştu. Kitaptaki Türkiye kısmının içerik editörü Demircan Asya ülkelerinin benzer bir kültüre sahip olmasının onları tarihsel olarak da yakınlaştırdığını söyledi. Özellikle sıkıyönetim dönemlerinin Tayvan’da da Filipin Cumhuriyeti‘nde olduğu gibi  nükleer santrallerin kurulduğu dönem olduğunu, nükleer karşıtı enerji mücadelesinin demokrasi mücadelesiyle birlikte yürüdüğünü belirtti.

Nükleersiz Asya Forumu kapsamında gerçekleştirilen ülke sunumları ve görüş alışverişi yapılan iki günün ardından delegeler  program kapsamında Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen‘in makamına bir ziyarette bulundu. Tayvan’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan ve Ocak ayında göreve gelen Ing-wen’in makamında delegeleri karşılayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Chen Chien Jen 2025 yılına kadar nükleer santrallerden çıkış yapma kararı alan hükümetin yaklaşımını “ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarına yaptığımız yatırımlar ve nükleer santrallerden çıkma eğilimimiz bu sene Nükleersiz Asya Forumu’na uygun bir ortam oluşturmuştur” sözleriyle ifade etti, güvenli bir gelecek için nükleer enerjiden vazgeçilmesi gerektiğini söyledi. 

Nükleersiz Asya Forumu delegeleri ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Chen Chien Jen birlikte

2017 yılında Nobel Ödülü’nü alan Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcilerinden Dave Sweeney görüşmede, Tayvan’ın nükleerden çıkış kararını kutlayarak Avrupa’da Almanya’nın nükleerden çıkışa liderlik ettiği gibi Tayvan’ın da Asya ‘ya model ve lider olması yönündeki temennilerini iletti. Cumhurbaşkanı yardımcısı “farklı dillerimiz ve kültürlerimizle farklı ülkelerden geliyoruz fakat tek bir dünyamız var ona saygı duymalıyız” diyerek delegelere geldikleri için teşekkür etti.

Delegeler daha sonra başkentteki üç nükleer santrale saha ziyaretinde bulundu. Sırasıyla ülkenin kuzeyindeki üç nükleer santral tesisine giden kafile bu ziyaretlerde özellikle soğutma suyunun alınıp verilmesi neticesinde balık türlerinin azaldığını, denizdeki canlı yaşamının gördüğü zararları uzmanlardan dinledi. 

Nükleersiz Asya Forumu delegeleri iki gün süren Forum’un ardından aşağıdaki sonuç bildirgesini kabul etti . Buna göre: 

  • Nükleer enerji, tüm canlılar üzerinde kalıcı tahribat oluşturan niteliği ile yanlış bir tercihidir. İklim krizine de cevap olabilecek yegane enerji kaynağı olarak yenilenebilir enerjilere geçiş zaruridir. Ancak bu geçiş yerli halkların yaşamına zarar verilmeden gerçekleştirilmelidir.
  • Nükleer enerji temiz, güvenli ve ekonomik değildir. Nükleer enerjinin yenilenebilir enerji olduğu iddia edilemez ve fosil yakıtlara göre karbonsuz enerji yeşil enerji şeklinde tanıtılamaz. Nükleer enerji, elektriğin elde edilmesi için ham madde olan uranyumun yerin altından çıkarılmasından işlenmesi, yakıt sevkiyatı, santral inşaatı ve geçici atık depolarının hazırlanmasına kadar tüm bir nükleer zincir içerisindeki karbon adımlarıyla değerlendirilmelidir. İşletme sürecinde karbon salmasa dahi zararlı olan radyoizotopları salar, dışsallıklarıyla deniz suyunu ve atmosferi ısıtır, çözümsüz radyoaktif atık sorununu ortaya çıkarır.
  • Nükleer enerjinin bir çözüm olarak önerilmesinin kabul edilmemesine bir neden de on yıllardır nükleer atık sürecine dair çözüm dahi üretilememiş olmasıdır. Kaldı ki nükleer santraller kullanılmaya devam edilirse iklim krizi şartlarında kuraklık ya da afetlerle boğuşan dünyada endüstri için yoğun su kullanılması kabul edilemez.
  • Nükleer enerji, nükleer silahlar ve kimyasal silahlar birbiriyle çok yakın ilişkide olarak ekosistem ve dünya barışı için çok büyük bir tehdittir.
  • Yerli halklar ve azınlık halkları, özellikle merkezden uzakta, siyasi gücü veya sesi çok az olanlar – madencilik, nükleer silah testleri, nükleer santral işletmesi ve nükleer atık yakma gibi imha yöntemlerinden kaynaklanan – radyasyon kirliliğinin mağduru olmuşlardır. Avustralya, Tayvan, Çin, Hindistan, ABD ve Güney Pasifik’te bir çok örneği vardır.
  • “Ekonomik kalkınma” efsanesi, azınlık halkları için yıkımı ve ölümü hak göremez. Arazilerinin kamulaştırılması ve kirletilmesi kültürel ve fiziksel soykırım olarak değerlendirilmelidir. Maddi ve manevi tazminatlar ödenmeli sağlık şartları iyileştirilmelidir.
  • Pek çok nükleer reaktör operasyonel ömürlerini tamamlamıştır. Bu reaktörlerin sökümü onlarca yıl sürecek zorluklarla doludur.
  • Gelişmiş ülkelerde nükleer enerjiden çıkış yaşanırken Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerde özellikle otoriter hükümetler altında yeni tesisler bir çok teknik eksikliğe rağmen planlanmakta ve inşa edilmektedir. Fukushima Nükleer Felaketi’nden edilen deneyime rağmen hükümetler tarafından mevcut nükleer reaktörlerin ömrünün uzatılması bu reaktörleri çok daha riskli hale getirmektedir.

Nükleersiz bir dünyanın mümkün olduğu tahayyülüyle geleceğin tek enerjisi olarak yenilenebilir enerjiye geçilmesi için ortak hareket etme kararlılığında olduklarını açıklayan Nükleersiz Asya delegeleri yapılması gerekenler bağlamında aşağıdaki konulara dikkat çekti..

  • Tüm dünyada Nükleer Silahların Yasaklanması Uluslararası Antlaşmasının desteklenmesi, imzalanması ve onaylanması gereklidir.
  • Kazanç sağlamak amacıyla gezegene ve tüm canlılara zarar vermekten imtina etmeyen nükleer endüstriye karşı mücadele devam etmek zorundadır.
  • Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA), Fukushima Nükleer Felaketi’nin sonuçlarından ders çıkararak özellikle Hindistan, Tayvan ve Türkiye gibi fay hatları olduğu bilinen ülkelerin hükümetlerine nükleer projelerinden vazgeçmeleri bu projeleri durdurmaları için çağrıda bulunmalıdır.
  • Uranyum madenciliğinden atık süreci dahil tüm nükleer zincir içinde radyoaktif kirliliğın önlenmesi için çalışılmalıdır.
  • Tayvan halkı referandumda “Nükeerden çıkış ve yenilenebilir enerjiye geçiş” seçeneğini tercih etmesi ve inşaatı devam eden nükleer santral tesisi için söküm kararı verilmedir. Tesis yenilenebilir enerji üretim tesisine dönüştürülmelidir. Operasyon sürecini tamamlayarak devreden çıkarılan nükleer santrallerin atıklarının ekositemsel kirlilik oluşturmayacak şekilde bertaraf edilmesi gerekmektedir. Tayvan’daki Orkid Adası nükleer atık çöplüğü değildir, nükleer atıklardan temizlenmelidir.
  • Uluslararası Radyoloji Düzenleme Kurulu nükleer kazadan sonra maruz kalınacak dozun kapalı bir mekanda kalınırsa mağduriyet riskinin azalacağını savunan düzenlemesi kabul edilmemelidir.
  • Tokyo Eyalet Mahkemesi’nin Fukuşima Nükleer Felaketi’nin sorumlusu olduğu iddiasını reddederek üç Tokyo Elektrik Şirketi Yöneticisinin suçsuz olduğu yönünde verdiği kararı kınıyoruz. Suçluların değil felaketin mağdurlarının yanında olunmalıdır.
  • 2020, gerek Tokyo’da planlanan Olimpiyat Oyunları gerekse Hiroşima ve Nagazaki’ya ABD’nin atom bombasını atmasının üzerinden 75. yıl geçmiş olacağı için önemli bir yıldır. Olimpiyat oyunları Fukuşima Nükleer Felaketi’nin badirelerinin atlatıldığına dair bir gösteri aracı olarak kullanılmamalı, bu şekilde olimpiyat ruhuna aykırı hareket edilmemelidir.

Bu yazı 10.10.2019 tarihinde Yeşil Gazete‘de yayımlanmıştır . İngilizcesi için

Pınar Demircan

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu: Nükleer enerji iklim krizinin çözümü değil sorunu!

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, kaç nükleer santralin kurulmasının planlandığı veya kaçının devreden çıkarılacağı gibi konularda güncel bilgi kaynağı olması amacıyla her yıl paylaşılan 2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) bu hafta yayımlandı.

Enerji Analisti Mycle Schneider ve ekibi tarafından hazırlanan ve orjinaline şuradan ulaşabileceğiniz raporu her yıl olduğu gibi siz Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik. Bu seneki rapor, acil çözüm gerektiren iklim krizi koşullarında zamanın daraldığına vurgu yaparken nükleer enerjinin bu koşullarda çözüm olup olamayacağına yanıt arıyor ve cevabını da net bir şekilde rakamsal olarak veriyor.

İlk olarak küresel manada iklim krizinin etkilerinin hissedildiği bir dönemde, nükleer endüstri tarafından nükleer enerjinin karbon salmayan enerji olduğu gerekçesiyle yaygınlaştırılma çabalarına karşılık yükselen eleştirileri dikkate alarak rapora ilk kez İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji bölümünün eklenmiş olduğunu belirtelim. Bu kısımda dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan nükleer enerji ile yenilenebilir enerji kaynakları (güneş ve rüzgar enerjisi) üzerinden yatırım, kapasite, üretim miktarlarına ilişkin somut verilerin baz alındığı bir karşılaştırma yapılmış. Rapordaki bir diğer bölüm ise Japonya’da meydana gelen ve etkileri bugün de süren nükleer felaket bağlamında yaşanan gelişmelerin irdelendiği Fukuşima Durum Raporu. Nükleer enerjiyi terk etme kararını aldığını duyuran ülkelerin süreçlerine dair bilgiler de Nükleerden Çıkış Raporu adlı ayrı bir bölüm içinde değerlendirilmiş. Dünya genelinde 31 ülkede aktif durumdaki reaktörlere ilişkin detaylı bilgi sunan rapor, nükleer enerjiye yatırım yapan ülkelere de yer veriyor. Bu kapsamda Türkiye’nin nükleer enerji planları da, tüm süreciyle kronolojik olarak ele alınıyor. Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS) Projesi için raporun esas aldığı dönem olan 2019’da reaktör temelinin inşaatında meydana gelen çatlaklardan bahseden raporda, ilk çatlakların Nisan 2018’de meydana geldiğine değinilmesi mevzunun yalnızca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Akkuyu NGS tarafından yok sayılmış olduğunu gösteriyor.

Raporda Türkiye’de hükümetin yazılı anlaşma yapmış olduğu Sinop Nükleer Santral Projesi ise Japonya tarafının projeden çekilmesiyle “iptal edilmiş” olarak belirtilmiş. Son dönemde yalnızca Türkiye’de Sputnik haberinde görmüş olduğumuz Rusya‘nın Sinop Projesi’ne ilgi duyduğuna yönelik bir açıklamaya ise yer verilmemiş. Rapor Türkiye’de kamuoyuna sözlü olarak deklare edilmiş olan İğneada‘ya nükleer santral kurulması projesinin ise reaktörlerin yapımına talip olan Westinghouse firmasının finansal kriz içinde oluşu nedeniyle Çin hükümeti tarafından gerçekleştirilemeyeceğine  işaret ediyor.

İnşaat süreci içinde, yeni üretime başlayan, operasyonda olan ve nükleer enerjiden çıkış kararı alan ülkelerin planlarına istinaden somut veriler sunan rapora göre 2019’un ilk yarısında ikisi Çin’de biri Rusya‘da diğeri Güney Kore‘de olmak üzere dört reaktörün çalışmaya başladığını, ABD‘de ise bir reaktörün devreden çıkarıldığını görüyoruz. Dünya genelinde nükleer enerjinin  elektrik üretimindeki payının 1996’da %17,46 olmasına rağmen 2018’de %10,15’e düştüğü, bununla birlikte nükleer enerjinin küresel ticari enerji tüketimindeki payının ise 2014’ten bugüne yüzde 4,4 civarında sabitlendiği hatırlatılmış.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda bu yıl İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji adı altında ele alınan bölüm, hızla derinleşen iklim krizi problemine nükleer enerjinin etkin bir çözüm sunmaktan uzak olduğunu teslim ediyor. Daha açık ifade etmek gerekirse rapor, nükleer enerjinin karbonsuz enerji olarak karbon emisyonlarının azaltılmasını sağlama ihtimalinin ekonomik, endüstriyel durum ve devamlılık açısından analiz edildiğinde, pahalı ve hantal bir yatırım olduğu, bu nedenle de soruna hızlı yanıt üretme potansiyelinin bulunmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca rapor diğer elektrik üretim teknolojilerinin düşük karbonlu olduğu gibi daha düşük maliyetli olduğu için  tercih edildiğini, bu durumun da fiyatları daha da düşüreceğini söylüyor. Misal güneş foto voltaiklerinin sistem maliyetlerinde 10 yıl içinde %88’lik düşme meydana gelmişken nükleer santralden üretilen elektriğin fiyatında %23’lük artış sözkonusu olmuş.

Rapor bugün devrede olan nükleer santrallerin enerji verimliliği açısından yenilenebilir enerji karşısında geriye düşmüş olduğunun da altını çiziyor. Bunda en büyük neden olarak ise nükleer enerjinin hızlı çözüm üretememesi gösterilirken merkezi niteliği dolayısıyla enerji transferinde yaşanan zorlukların bulunduğuna da değinilmiş. Ayrıca sadece teknik yönüyle bile verimlilik sağlayamayan nükleer enerjinin aşırı su kullanımı gerektirdiğine, olağandışı hava şartlarının nükleer santrallerde kazalara yol açma ihtimalinin bulunduğuna ve sel gibi afetlerin de ötesinde deniz seviyesindeki yükselmelerin suyun tesisin içine girmesiyle riskleri büyüteceğine de dikkat çekiliyor. Gerek reaktörlerin gerekse nükleer atıkların sular altında kalarak ekosisteme karışma riski dolayısıyla nükleer enerjinin iklim değişikliği şartlarında değil çözüm, yeni problemlerin nedeni olabileceği bizim de her zaman vurguladığımız gibi açıkça ifade edilmiş.

Diğer karbonsuz enerji kaynaklarına bakıldığında ise, aşağıdaki tablo milenyumun başı olarak tabir edilen 2000’ler itibariyle rüzgar enerjisinin 547 Gigavat(GW) ve güneş enerjisinin 487 GW’lık kapasite artışı sağlayarak bu süre zarfında 41 GW’lık kapasite artışı olan nükleer enerjiye göre ne denli hızlı geliştiğini gösteriyor. 2018’de 26 GW’lık nükleer enerji kapasitesinin devreden çıkarılmış olduğu da hatırda tutulursa, kapasite artışının yalnızca %15 olarak okunması da mümkün. Raporda, bugün dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan ve nükleer enerjiden elektrik üretiminin yerini fosil yakıtlara bırakmasının küresel karbon emisyonlarında %4’lük bir artışa tekabül ettiği tespiti de yapılıyor.

Nükleere göre güneş ve rüzgar enerjisinin daha çok karbon tasarrufu sağladığı ise bu tespitin diğer yüzü gibi. Zira her ne kadar 1970-1980 arasında bazı ülkelerde (Belçika, Fransa, ABD ve İsveç) nükleer enerjide bir rönesans yaşanmışsa da yenilenebilir enerjilerin (güneş ve rüzgar enerjisinin kurulumunun) nükleer enerji kurulumuna göre bazı ülkelerde (özellikle Çin,Almanya, Hindistan, İspanya, Birleşik Krallık ve İskoçya’da ) daha hızlı geliştiği belirtilmiş. Nitekim 2019 ortaları itibariyle ABD’de 19 reaktör, Almanya’da 5 reaktör ve Japonya’da ise 1 reaktör devreden çıkarılmış bulunuyor.

Raporda iklim değişikliğini durdurmak ivedilik gerektirirken nükleer enerjinin yavaşlığına da vurgu yapılmış. Ne teknik ne operasyonel ihtiyacı karşılayan nükleer enerjinin karbonsuz rakipleri arasında pahalı ve yavaş olması nedeniyle acil çözüm gerektiren iklim krizi karşısında onu sıralamanın sonuna yerleştiriyor. Kullanılması halinde ise yüksek maliyetlerin karşılanması zaman ve kaynak aktarımı gerektireceğinden raporda nükleer enerjinin açıkça yenilenebilir enerji yatırımlarına köstek olmasından bahsediliyor.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu, ülkeler bazında reaktörlerin yaşlanma ve ömrünün azalması konularında da kıymetli veriler sunuyor, zira reaktörlerin yaşlanması bakım onarım ihtiyacının artması ve bu ihtiyaçların karşılanmaması halinde kaza risklerinin artması demek. Dünya genelinde reaktörlerin 1970-1980 arası yoğun kurulumu göz önüne alınırsa bugüne dek operasyonda olanlar epey yaşlı. Nitekim rapora göre Çin’de yeni yapılan reaktörlerin dışında halihazırda operasyonda olanlar üzerinden yapılan değerlendirmeye göre 2019 yılında 417 reaktörün dörtte üçüne tekabül eden 272’si 31 yaşını geçerken 80’i 41 yaşın üstünde bulunuyor .

Bugün halihazırda 16 ülkede 44,6 GW kapasiteye denk gelen nükleer santral inşaatı sözkonusu. Bunlardan biri Birleşik Krallık’taki Hinkley Point C projesi. Bu gruba 1 Temmuz 2019 itibarıyla 10’u Çin’de olmak üzere toplam 46 reaktör daha katılmış bulunuyor. Reaktör inşaatı başlayalı ortalama 6,7 yıl geçti ve tamamlanmaları için daha yıllar var. Rapora göre tüm bu inşa halindeki reaktörlerin 27’sinin proje planlarında değişiklikler yapılmış. Örneğin Slovakya‘da Mochovce‑3 ve 4, 34 yıldır inşaat halinde ve en son devreye alınması 2020-2021’e ötelenmiş .

Rusya’daki Akademik Lomonosov 1 ve 2 adlı yüzen reaktörler ile Hindistan‘da Hızlı üretken reaktör, Finlandiya‘daki Olkiluoto-3, Japonya‘daki Shimane 3 nihayet Fransa’daki Flamanville 3 adındaki toplam altı reaktörün de 10 yıldan fazla süredir inşaat halinde olduğu paylaşılmış. Rapora göre inşaatı devam eden diğer bazı reaktörler ise Bangladeş, Beyaz Rusya, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘nde bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ilk reaktörün devreye alınması şimdiden üç yıl gecikmiş durumda. Yine Beyaz Rusya’daki reaktörler, inşaatı planının en az bir sene gerisinde. Türkiye ile ilgili bir gecikmeden bahsedilmediği için bu konudaki açıklamayı biz yapalım: Esasen Türkiye’de bugün 2023 ‘te faaliyete geçeceği açıklanan ilk reaktör için elektrik üretimine başlanacak ilk tarih olarak 2019 olarak verilmişti. Yani Türkiye’deki reaktörün proje sürecinde de en az üç senelik bir gecikme meydana gelmiş durumda.

Raporda bahsi geçen diğer bir erteleme süreci de Polonya’daki nükleer santral projesine ilişkin: Bir kez daha erteleme neticesinde inşa edilen reaktörden elektrik üretiminin 2033’e sarkacağı belirtiliyor. Mısır‘da yer lisansının alınmış olduğu fakat 2026-2027’den önce elektrik üretimine başlanamayacağına değinildiği gibi Ürdün ve Endonezya‘nın büyük kapasiteli yatımlardan vazgeçip küçük modüler reaktör sahibi olmayı planladığı da kayıtlar arasında. Kazakistan‘da yıllarca süren tartışmaların üzerine Enerji Bakanlığı’ndan nükleer santral kurma yönünde somut bir kararın çıkmadığı belirtilen raporda, Suudi Arabistan‘ın nükleer santral kurma işini ağırdan almak istediği, ayrıca Tayland‘ın Çin’de bir reaktör edinebileceği ve Vietnam‘ın nükleer santral planlarını rafa kaldırdığı bilgileri de veriliyor. Tüm bu veriler  nükleer enerji yatırımlarının nasıl bir düşüşte olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle son üç yıldır olduğu gibi yenilenebilir enerji yatırımlarına doğru bir kayışın bulunduğunu verilerle ortaya koyan Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu, bu yıl tespitlerini daha genişletmiş. Buna göre 2018 yılında nükleer enerji kullanan ülkelerden 10’u yenilenebilir enerji ile daha fazla elektrik üretmiş. Agresif bir nükleer enerji yatırımı yapan Çin’in dahi tek başına rüzgar enerjisinden elde ettiği elektriğin, nükleer santralden elde ettiği miktarı geçtiği belirtiliyor. Yine nükleer enerji sahibi olan ve bu alanda yeni yatırımlar da yapan Hindistan’ın ise sadece rüzgardan da değil güneş enerjisinden elde ettiği elektrik miktarının nükleeri geçtiği açıklanmış. Hatta bu verilere göre güneş enerjisi, kömür karşısında bile rekabetçi bir pozisyonda. Bu durum Avrupa Birliği ülkelerinde de farklı değil, zira rapor yenilenebilir enerjinin geçen senenin elektrik üretiminin %95’ini karşıladığını gösteriyor.

Yenilenebilir enerjilerin karbonsuz olduğu kadar ucuz ve hızlı çözüm üretme potansiyelini ortaya koyan rapora göre nükleer enerjinin yerini yenilenebilir enerjinin almasını kaçınılmaz. Dünya çapında elektrik gridine alınan yenilenebilir enerjinin 2018 yılı içinde bir önceki seneye göre 8 Gw daha artarak 165 GW’a çıktığı belirtiliyor. Buna mukabil nükleer enerjide ise 9GW’lık artış meydana gelerek toplam kapasite rekor düzeyde 370GW’a ulaşmış bulunuyor.

Rapora göre, Dünya genelinde rüzgardan elde edilen elektrik miktarı 2018’de bir önceki seneye göre %29 artış göstermiş. Onu %13 artışla  güneş enerjisi izlemiş. Nükleerden elde edilen elektrik miktarında ise bu süre zarfında %2,4’lük bir artış meydana gelmiş. Yenilenebilir enerji üretimindeki bu artışın düşen maliyetlerle ilgisi var görünüyor, zira güneş enerjisinden üretim maliyetleri 2018’de %88, rüzgar enerjisinden elektrik üretim maliyetleri ise %69 düşmüş bulunuyor. Buna mukabil nükleer enerjiden üretim maliyetleri ise %23 artmış.  Raporda yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetlerinin kömür ve doğalgazdaki üretim maliyetlerinin dahi altına düştüğü belirtiliyor.

Özetle bu seneki rapor yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin yeni kurulan nükleer santrallere göre daha ucuz olduğu gibi kömürden elektrik üretimine göre bile daha rekabetçi olduğunu, üretim miktarı açısından da hem nükleeri hem de kömürü geçtiğini söylüyor. Küresel manada bugün kömürden elde edilen elektrik üretiminin nükleerden elde edilen elektriğin 4 katı olduğu ve toplam üretimin %38’ine denk geldiği göz önüne alınırsa, rapor açıkça yenilenebilir enerjilerin düşen maliyetleriyle avantajlı konuma yükselerek sadece nükleerin değil kömürün dahi yerini hızla alacağına işaret ediyor.

Türkiye açısından raporun okumasını,  Makine Mühendisleri Odası(MMO) tarafından bu yıl Haziran ayında paylaşılan Enerji Görünümü Raporu’ndan verilerle tamamlayacak olursak: Nisan 2019  itibariyle kurulu güç 89 680 Megavat( MW) olup bunun yalnızca %13,6’sı yenilenebilir enerji (güneş ve rüzgar) kaynaklarıyla sağlanırken fosil yakıt (kömür, doğalgaz, petrol) endüstrilerinin kurulu gücün oluşturulmasındaki payı %53’tür. Dolayısıyla yıl içinde elektrik üretiminde fosil yakıtların payı %77,7’ye tekabül etmekte  ancak yenilenebilir enerjinin payı (güneş ve rüzgar)ise %10 civarında kalmaktadır. Oysa ülkemizde güneş enerjisi kapasitesi 185 000 MW ve rüzgar enerjisi kapasitesi ise 48 000 MW’tır. Bununla beraber toplam kurulu güce oranla, örneğin 2018 yılı içinde tüketilen enerjinin kurulu gücün yarısı kadar olduğunu bu noktada belirtmek şart. Gerek Dünya Nükleer Endüstri Raporu  gerekse MMO raporuyla ortaya çıkan tablo birlikte düşünüldüğünde denebilir ki  Türkiye yenilenebilir enerji  kaynaklarını dünyanın önem verdiği yönde kullanmadığı gibi enerji fazlası olan bir ülkedir ve atıl enerji kapasitesine rağmen nükleer ve kömür gibi  kirleticilere halen yatırım yapmaktadır.

(Yeşil Gazete )

Pınar Demircan

30.09.2019 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır