2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu: Nükleer enerji iklim krizinin çözümü değil sorunu!

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, kaç nükleer santralin kurulmasının planlandığı veya kaçının devreden çıkarılacağı gibi konularda güncel bilgi kaynağı olması amacıyla her yıl paylaşılan 2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) bu hafta yayımlandı.

Enerji Analisti Mycle Schneider ve ekibi tarafından hazırlanan ve orjinaline şuradan ulaşabileceğiniz raporu her yıl olduğu gibi siz Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik. Bu seneki rapor, acil çözüm gerektiren iklim krizi koşullarında zamanın daraldığına vurgu yaparken nükleer enerjinin bu koşullarda çözüm olup olamayacağına yanıt arıyor ve cevabını da net bir şekilde rakamsal olarak veriyor.

İlk olarak küresel manada iklim krizinin etkilerinin hissedildiği bir dönemde, nükleer endüstri tarafından nükleer enerjinin karbon salmayan enerji olduğu gerekçesiyle yaygınlaştırılma çabalarına karşılık yükselen eleştirileri dikkate alarak rapora ilk kez İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji bölümünün eklenmiş olduğunu belirtelim. Bu kısımda dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan nükleer enerji ile yenilenebilir enerji kaynakları (güneş ve rüzgar enerjisi) üzerinden yatırım, kapasite, üretim miktarlarına ilişkin somut verilerin baz alındığı bir karşılaştırma yapılmış. Rapordaki bir diğer bölüm ise Japonya’da meydana gelen ve etkileri bugün de süren nükleer felaket bağlamında yaşanan gelişmelerin irdelendiği Fukuşima Durum Raporu. Nükleer enerjiyi terk etme kararını aldığını duyuran ülkelerin süreçlerine dair bilgiler de Nükleerden Çıkış Raporu adlı ayrı bir bölüm içinde değerlendirilmiş. Dünya genelinde 31 ülkede aktif durumdaki reaktörlere ilişkin detaylı bilgi sunan rapor, nükleer enerjiye yatırım yapan ülkelere de yer veriyor. Bu kapsamda Türkiye’nin nükleer enerji planları da, tüm süreciyle kronolojik olarak ele alınıyor. Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS) Projesi için raporun esas aldığı dönem olan 2019’da reaktör temelinin inşaatında meydana gelen çatlaklardan bahseden raporda, ilk çatlakların Nisan 2018’de meydana geldiğine değinilmesi mevzunun yalnızca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Akkuyu NGS tarafından yok sayılmış olduğunu gösteriyor.

Raporda Türkiye’de hükümetin yazılı anlaşma yapmış olduğu Sinop Nükleer Santral Projesi ise Japonya tarafının projeden çekilmesiyle “iptal edilmiş” olarak belirtilmiş. Son dönemde yalnızca Türkiye’de Sputnik haberinde görmüş olduğumuz Rusya‘nın Sinop Projesi’ne ilgi duyduğuna yönelik bir açıklamaya ise yer verilmemiş. Rapor Türkiye’de kamuoyuna sözlü olarak deklare edilmiş olan İğneada‘ya nükleer santral kurulması projesinin ise reaktörlerin yapımına talip olan Westinghouse firmasının finansal kriz içinde oluşu nedeniyle Çin hükümeti tarafından gerçekleştirilemeyeceğine  işaret ediyor.

İnşaat süreci içinde, yeni üretime başlayan, operasyonda olan ve nükleer enerjiden çıkış kararı alan ülkelerin planlarına istinaden somut veriler sunan rapora göre 2019’un ilk yarısında ikisi Çin’de biri Rusya‘da diğeri Güney Kore‘de olmak üzere dört reaktörün çalışmaya başladığını, ABD‘de ise bir reaktörün devreden çıkarıldığını görüyoruz. Dünya genelinde nükleer enerjinin  elektrik üretimindeki payının 1996’da %17,46 olmasına rağmen 2018’de %10,15’e düştüğü, bununla birlikte nükleer enerjinin küresel ticari enerji tüketimindeki payının ise 2014’ten bugüne yüzde 4,4 civarında sabitlendiği hatırlatılmış.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda bu yıl İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji adı altında ele alınan bölüm, hızla derinleşen iklim krizi problemine nükleer enerjinin etkin bir çözüm sunmaktan uzak olduğunu teslim ediyor. Daha açık ifade etmek gerekirse rapor, nükleer enerjinin karbonsuz enerji olarak karbon emisyonlarının azaltılmasını sağlama ihtimalinin ekonomik, endüstriyel durum ve devamlılık açısından analiz edildiğinde, pahalı ve hantal bir yatırım olduğu, bu nedenle de soruna hızlı yanıt üretme potansiyelinin bulunmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca rapor diğer elektrik üretim teknolojilerinin düşük karbonlu olduğu gibi daha düşük maliyetli olduğu için  tercih edildiğini, bu durumun da fiyatları daha da düşüreceğini söylüyor. Misal güneş foto voltaiklerinin sistem maliyetlerinde 10 yıl içinde %88’lik düşme meydana gelmişken nükleer santralden üretilen elektriğin fiyatında %23’lük artış sözkonusu olmuş.

Rapor bugün devrede olan nükleer santrallerin enerji verimliliği açısından yenilenebilir enerji karşısında geriye düşmüş olduğunun da altını çiziyor. Bunda en büyük neden olarak ise nükleer enerjinin hızlı çözüm üretememesi gösterilirken merkezi niteliği dolayısıyla enerji transferinde yaşanan zorlukların bulunduğuna da değinilmiş. Ayrıca sadece teknik yönüyle bile verimlilik sağlayamayan nükleer enerjinin aşırı su kullanımı gerektirdiğine, olağandışı hava şartlarının nükleer santrallerde kazalara yol açma ihtimalinin bulunduğuna ve sel gibi afetlerin de ötesinde deniz seviyesindeki yükselmelerin suyun tesisin içine girmesiyle riskleri büyüteceğine de dikkat çekiliyor. Gerek reaktörlerin gerekse nükleer atıkların sular altında kalarak ekosisteme karışma riski dolayısıyla nükleer enerjinin iklim değişikliği şartlarında değil çözüm, yeni problemlerin nedeni olabileceği bizim de her zaman vurguladığımız gibi açıkça ifade edilmiş.

Diğer karbonsuz enerji kaynaklarına bakıldığında ise, aşağıdaki tablo milenyumun başı olarak tabir edilen 2000’ler itibariyle rüzgar enerjisinin 547 Gigavat(GW) ve güneş enerjisinin 487 GW’lık kapasite artışı sağlayarak bu süre zarfında 41 GW’lık kapasite artışı olan nükleer enerjiye göre ne denli hızlı geliştiğini gösteriyor. 2018’de 26 GW’lık nükleer enerji kapasitesinin devreden çıkarılmış olduğu da hatırda tutulursa, kapasite artışının yalnızca %15 olarak okunması da mümkün. Raporda, bugün dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan ve nükleer enerjiden elektrik üretiminin yerini fosil yakıtlara bırakmasının küresel karbon emisyonlarında %4’lük bir artışa tekabül ettiği tespiti de yapılıyor.

Nükleere göre güneş ve rüzgar enerjisinin daha çok karbon tasarrufu sağladığı ise bu tespitin diğer yüzü gibi. Zira her ne kadar 1970-1980 arasında bazı ülkelerde (Belçika, Fransa, ABD ve İsveç) nükleer enerjide bir rönesans yaşanmışsa da yenilenebilir enerjilerin (güneş ve rüzgar enerjisinin kurulumunun) nükleer enerji kurulumuna göre bazı ülkelerde (özellikle Çin,Almanya, Hindistan, İspanya, Birleşik Krallık ve İskoçya’da ) daha hızlı geliştiği belirtilmiş. Nitekim 2019 ortaları itibariyle ABD’de 19 reaktör, Almanya’da 5 reaktör ve Japonya’da ise 1 reaktör devreden çıkarılmış bulunuyor.

Raporda iklim değişikliğini durdurmak ivedilik gerektirirken nükleer enerjinin yavaşlığına da vurgu yapılmış. Ne teknik ne operasyonel ihtiyacı karşılayan nükleer enerjinin karbonsuz rakipleri arasında pahalı ve yavaş olması nedeniyle acil çözüm gerektiren iklim krizi karşısında onu sıralamanın sonuna yerleştiriyor. Kullanılması halinde ise yüksek maliyetlerin karşılanması zaman ve kaynak aktarımı gerektireceğinden raporda nükleer enerjinin açıkça yenilenebilir enerji yatırımlarına köstek olmasından bahsediliyor.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu, ülkeler bazında reaktörlerin yaşlanma ve ömrünün azalması konularında da kıymetli veriler sunuyor, zira reaktörlerin yaşlanması bakım onarım ihtiyacının artması ve bu ihtiyaçların karşılanmaması halinde kaza risklerinin artması demek. Dünya genelinde reaktörlerin 1970-1980 arası yoğun kurulumu göz önüne alınırsa bugüne dek operasyonda olanlar epey yaşlı. Nitekim rapora göre Çin’de yeni yapılan reaktörlerin dışında halihazırda operasyonda olanlar üzerinden yapılan değerlendirmeye göre 2019 yılında 417 reaktörün dörtte üçüne tekabül eden 272’si 31 yaşını geçerken 80’i 41 yaşın üstünde bulunuyor .

Bugün halihazırda 16 ülkede 44,6 GW kapasiteye denk gelen nükleer santral inşaatı sözkonusu. Bunlardan biri Birleşik Krallık’taki Hinkley Point C projesi. Bu gruba 1 Temmuz 2019 itibarıyla 10’u Çin’de olmak üzere toplam 46 reaktör daha katılmış bulunuyor. Reaktör inşaatı başlayalı ortalama 6,7 yıl geçti ve tamamlanmaları için daha yıllar var. Rapora göre tüm bu inşa halindeki reaktörlerin 27’sinin proje planlarında değişiklikler yapılmış. Örneğin Slovakya‘da Mochovce‑3 ve 4, 34 yıldır inşaat halinde ve en son devreye alınması 2020-2021’e ötelenmiş .

Rusya’daki Akademik Lomonosov 1 ve 2 adlı yüzen reaktörler ile Hindistan‘da Hızlı üretken reaktör, Finlandiya‘daki Olkiluoto-3, Japonya‘daki Shimane 3 nihayet Fransa’daki Flamanville 3 adındaki toplam altı reaktörün de 10 yıldan fazla süredir inşaat halinde olduğu paylaşılmış. Rapora göre inşaatı devam eden diğer bazı reaktörler ise Bangladeş, Beyaz Rusya, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘nde bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ilk reaktörün devreye alınması şimdiden üç yıl gecikmiş durumda. Yine Beyaz Rusya’daki reaktörler, inşaatı planının en az bir sene gerisinde. Türkiye ile ilgili bir gecikmeden bahsedilmediği için bu konudaki açıklamayı biz yapalım: Esasen Türkiye’de bugün 2023 ‘te faaliyete geçeceği açıklanan ilk reaktör için elektrik üretimine başlanacak ilk tarih olarak 2019 olarak verilmişti. Yani Türkiye’deki reaktörün proje sürecinde de en az üç senelik bir gecikme meydana gelmiş durumda.

Raporda bahsi geçen diğer bir erteleme süreci de Polonya’daki nükleer santral projesine ilişkin: Bir kez daha erteleme neticesinde inşa edilen reaktörden elektrik üretiminin 2033’e sarkacağı belirtiliyor. Mısır‘da yer lisansının alınmış olduğu fakat 2026-2027’den önce elektrik üretimine başlanamayacağına değinildiği gibi Ürdün ve Endonezya‘nın büyük kapasiteli yatımlardan vazgeçip küçük modüler reaktör sahibi olmayı planladığı da kayıtlar arasında. Kazakistan‘da yıllarca süren tartışmaların üzerine Enerji Bakanlığı’ndan nükleer santral kurma yönünde somut bir kararın çıkmadığı belirtilen raporda, Suudi Arabistan‘ın nükleer santral kurma işini ağırdan almak istediği, ayrıca Tayland‘ın Çin’de bir reaktör edinebileceği ve Vietnam‘ın nükleer santral planlarını rafa kaldırdığı bilgileri de veriliyor. Tüm bu veriler  nükleer enerji yatırımlarının nasıl bir düşüşte olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle son üç yıldır olduğu gibi yenilenebilir enerji yatırımlarına doğru bir kayışın bulunduğunu verilerle ortaya koyan Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu, bu yıl tespitlerini daha genişletmiş. Buna göre 2018 yılında nükleer enerji kullanan ülkelerden 10’u yenilenebilir enerji ile daha fazla elektrik üretmiş. Agresif bir nükleer enerji yatırımı yapan Çin’in dahi tek başına rüzgar enerjisinden elde ettiği elektriğin, nükleer santralden elde ettiği miktarı geçtiği belirtiliyor. Yine nükleer enerji sahibi olan ve bu alanda yeni yatırımlar da yapan Hindistan’ın ise sadece rüzgardan da değil güneş enerjisinden elde ettiği elektrik miktarının nükleeri geçtiği açıklanmış. Hatta bu verilere göre güneş enerjisi, kömür karşısında bile rekabetçi bir pozisyonda. Bu durum Avrupa Birliği ülkelerinde de farklı değil, zira rapor yenilenebilir enerjinin geçen senenin elektrik üretiminin %95’ini karşıladığını gösteriyor.

Yenilenebilir enerjilerin karbonsuz olduğu kadar ucuz ve hızlı çözüm üretme potansiyelini ortaya koyan rapora göre nükleer enerjinin yerini yenilenebilir enerjinin almasını kaçınılmaz. Dünya çapında elektrik gridine alınan yenilenebilir enerjinin 2018 yılı içinde bir önceki seneye göre 8 Gw daha artarak 165 GW’a çıktığı belirtiliyor. Buna mukabil nükleer enerjide ise 9GW’lık artış meydana gelerek toplam kapasite rekor düzeyde 370GW’a ulaşmış bulunuyor.

Rapora göre, Dünya genelinde rüzgardan elde edilen elektrik miktarı 2018’de bir önceki seneye göre %29 artış göstermiş. Onu %13 artışla  güneş enerjisi izlemiş. Nükleerden elde edilen elektrik miktarında ise bu süre zarfında %2,4’lük bir artış meydana gelmiş. Yenilenebilir enerji üretimindeki bu artışın düşen maliyetlerle ilgisi var görünüyor, zira güneş enerjisinden üretim maliyetleri 2018’de %88, rüzgar enerjisinden elektrik üretim maliyetleri ise %69 düşmüş bulunuyor. Buna mukabil nükleer enerjiden üretim maliyetleri ise %23 artmış.  Raporda yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetlerinin kömür ve doğalgazdaki üretim maliyetlerinin dahi altına düştüğü belirtiliyor.

Özetle bu seneki rapor yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin yeni kurulan nükleer santrallere göre daha ucuz olduğu gibi kömürden elektrik üretimine göre bile daha rekabetçi olduğunu, üretim miktarı açısından da hem nükleeri hem de kömürü geçtiğini söylüyor. Küresel manada bugün kömürden elde edilen elektrik üretiminin nükleerden elde edilen elektriğin 4 katı olduğu ve toplam üretimin %38’ine denk geldiği göz önüne alınırsa, rapor açıkça yenilenebilir enerjilerin düşen maliyetleriyle avantajlı konuma yükselerek sadece nükleerin değil kömürün dahi yerini hızla alacağına işaret ediyor.

Türkiye açısından raporun okumasını,  Makine Mühendisleri Odası(MMO) tarafından bu yıl Haziran ayında paylaşılan Enerji Görünümü Raporu’ndan verilerle tamamlayacak olursak: Nisan 2019  itibariyle kurulu güç 89 680 Megavat( MW) olup bunun yalnızca %13,6’sı yenilenebilir enerji (güneş ve rüzgar) kaynaklarıyla sağlanırken fosil yakıt (kömür, doğalgaz, petrol) endüstrilerinin kurulu gücün oluşturulmasındaki payı %53’tür. Dolayısıyla yıl içinde elektrik üretiminde fosil yakıtların payı %77,7’ye tekabül etmekte  ancak yenilenebilir enerjinin payı (güneş ve rüzgar)ise %10 civarında kalmaktadır. Oysa ülkemizde güneş enerjisi kapasitesi 185 000 MW ve rüzgar enerjisi kapasitesi ise 48 000 MW’tır. Bununla beraber toplam kurulu güce oranla, örneğin 2018 yılı içinde tüketilen enerjinin kurulu gücün yarısı kadar olduğunu bu noktada belirtmek şart. Gerek Dünya Nükleer Endüstri Raporu  gerekse MMO raporuyla ortaya çıkan tablo birlikte düşünüldüğünde denebilir ki  Türkiye yenilenebilir enerji  kaynaklarını dünyanın önem verdiği yönde kullanmadığı gibi enerji fazlası olan bir ülkedir ve atıl enerji kapasitesine rağmen nükleer ve kömür gibi  kirleticilere halen yatırım yapmaktadır.

(Yeşil Gazete )

Pınar Demircan

30.09.2019 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

Üç Mil Adası Nükleer Santrali kapatılıyor

Nükleer santral bugün devreden çıkarılsa bile reaktör içindeki yakıt çubuklarının 10 -20 yıl aralığında havuzda tutulmak zorunda olduğu göz önüne alınırsa nükleer riskler tamamen ortadan kalkmış olmayacak.

ABD’nin Pensilvanya Eyaletine bağlı 3 Mil Adası’nda işletilmekte olan ve adını 28 Mart 1979 tarihinde 2 numaralı reaktördeki arıza nedeniyle meydana gelen nükleer felaketle tüm dünyaya duyuran tesisteki reaktörlerden sonuncusu da 40 yıl sonra, yani bu yılın eylül ayında kapatılıyor. Nükleer santral, işletmecisi olan Exelon Generation tarafından yapılan açıklamaya göre 30 Eylül 2019’da  devreden çıkarılacak.

Santralin kapatılmasına temel teşkil eden neden yüksek maliyetler. Zira dünya genelinde nükleer santrallerin risklerine dair farkındalık 33 yıl önce meydana gelen Çernobil ve en son 8 yıl önce meydana gelen Fukuşima nükleer felaketiyle arttı. Nükleer santrallerin zaten yüksek olan maliyetlere bir de risklerin bertarafı için alınması gereken önlemler eklenince durum nükleer endüstri aleyhine değişti. Sonuç olarak 15 yıl çalıştırılacak gibi lisans sahibi olan Üç Mil Adası’nın yegane reaktörünün bakım onarım masraflarıyla uğraşılmasındansa kapatılmasına karar verildi. Santralin kapatma maliyetinin ise 1,2 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor.

‘Dünyanın Çernobil’den önceki en büyük nükleer felaketi’

Haber, Santrali 40 yıl önce sahiplenen işletmeci Exelon’un kıdemli başkan yardımcısı ve nükleer uzmanı Bryan Hanson tarafından yaptığı açıklama ile ortaya çıktı. Hanson açıklamasında “Hükümetin yenilenebilir enerji için verdiği destek ve teşviği karbon salmayan nükleer endüstri için de vermesi gerekirdi” diyerek işini kaybeden 700 civarında santral çalışanı için üzüldüğünü ifade etti.

Pensilvanya eyaletine bağlı Harrisburg’un Üç Mil Adası’nda bulunan reaktörler en yakın yerleşim yerinden yalnızca 16 km mesafede ve iki milyondan fazla insanın yaşadığı merkeze de 80 kilometre uzaklıkta yer alıyor.

1978 yılında devreye alınan santralin soğutma sisteminde 28 Mart 1979 tarihinde meydana gelen bir arıza, Çernobil’den önceki dünyanın en büyük nükleer felaketine neden olmuş, acil durum vanalarından birinin basıncı hafifletmek için açılması büyük miktarda soğutma suyunun  boşaltılmasına yol açmıştı. Soğutma suyu sisteminin arızalanması da  reaktörün kalbinin aşırı ısınmasına ve çekirdek kısmi erimesi de denen radyoaktif yakıt çubuklarında kısmi erimeye neden olmuştu. 

Arıza yüzünden yaşanan toplumsal panik ve güvensizlik, halka bilgi verilmediği için artmış ve insanlara olması gerektiği gibi açıklama yapılarak korunma sağlanmamıştı. Üç Mil Adası Felaketi’nin temizleme ve radyasyondan arındırma çalışmaları yaklaşık 14 yıl sürdü ve parasal maliyeti vergi ödeyen Amerikalılar için 1 milyar Dolar oldu. Beş günlük erime süresince açığa çıkan radyoaktivitenin sağlık üzerindeki etkilerine yönelik kapsamlı çalışmalar ise günümüzde bile oldukça sınırlı sayıda. Nükleer endüstrisinin lobicilik faaliyetleri  neticesinde birkaç çalışma,  felaketin halk sağlığı üzerindeki etkilerinin çok az hatta hiç olduğu yönünde bilgi yaydı. Öte yandan, Atom Bilimcileri Bülteni’nden Joseph Mangan gibi bilim insanları, santralden 16 kilometre yarıçaplı alanın dışında yaşayanlarla, yeni doğan bebek ölümleri veya radyoaktif gazların etkileri üzerine herhangi bir detaylı araştırmanın yapılmamış olmasını eleştirdi. 

Sökümüne 2074’te başlanacak

Üç Mil Adası nükleer felaketinde ölüm ya da yaralanma meydana gelmemekle beraber yaşanan olayın uzun dönem sağlık etkileri takip edilmedi. Tek gerçek; kazanın nükleer santralin güvenli olduğu söyleminin yalandan ibaret olduğunu göstermesiydi. Kısmi erimenin meydana geldiği reaktör hiç bir zaman çalıştırılmadı.

Üç Mil Adası’ndaki reaktörler devreden çıkarılınca Pensilvanya’da aktif durumda 4 reaktör kalmış olacak. Ancak nükleer santral bugün devreden çıkarılsa bile reaktör içindeki yakıt çubuklarının 10 -20 yıl aralığında havuzda tutulmak zorunda olduğu göz önüne alınırsa nükleer riskler tamamen ortadan kalkmış olmayacak. Nitekim santralin söküm işlemlerine ancak bu yakıt çubuklarının tesisten çıkarılmasından sonra 2074 yılında başlanabileceği öngörülüyor.

(Nytimes, Nükleersiz.org)

Yeşil Gazete, 16.05.2019’da yayımlanmıştır

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin davalıları yargı nezdinde suçsuz bulundu!

Tokyo Elektrik Şirketi’nin üç üst düzey yetkilisi, görevlerini ihmal ederek Fukuşima Nükleer Felaketini meydana getiren olaylara neden oldukları için “profesyonel ihmalkarlıkla”yargılandığı davalardan beraat etti.

Japonya’da deprem ve tsunaminin bir nükleer felaketi tetikleyeceğini öngöremedikleri için 2015’den bu yana HIDANREN adı verilen davalarda hapis istemiyle yargılanan Tokyo Elektrik Şirketi’nin eski başkanı Tsunehisa Katsumata ile başkan yardımcıları Sakae Muto ile Ichiro Takekuro, beraat etti2011’de Tokyo’daki deprem ve tsunaminin ardından Fukuşima Nükleer Santrali‘nde meydana gelen felaketin mağduru binlerce kişi tarafından açılan dava silsilesinin başında kamuoyundan açıkça özür dilemiş olan şirket yetkilileri, tsunami olasılığını öngörmelerine rağmen risklere karşı önlem almamakla suçlanıyordu .

Hidanren davaları silsilesinde tüm ölümlerin deprem ve tsunami kaynaklı gösterilerek nükleer felaketten hiç kimsenin ölmediği iddialarına karşı sivil toplum adına davacı tarafın avukatları, sadece nükleer felaketten dolayı 44 kişinin nükleer felaket başladıktan sonra hayatını yitirmiş olduğunu geçen sene görülen ve yerinden takip ettiğimiz davayla ispatlamıştı. Davalı taraf ise sözkonusu ölümlerin görevi ihmal suçu kapsamında düşünülmemesi gerektiğini, nükleer felaketin öngörülemeyeceği şeklinde savunma yaptı.

Greenpeace tepkili

Davanın görüldüğü mahkeme salonunun dışında kararı protesto edenler, öfkelerini “Bu sonucu kabul etmiyoruz!” diyerek gösterirken, Greenpeace Japonya, Japonya’nın yargı sisteminin Fukuşima Nükleer Felaketin mağduru on binlerce insanın haklarını korumaktan uzak olduğunu açıkladı.

Dövizlerde yazan: “Hepsi suçsuz!kararı  Yanlış karardır”

Greenpeace Almanya‘dan kıdemli nükleer uzman Shaun Burnie ise aksi bir kararın Japon nükleer endüstrisi ile birlikte hareket ederek nükleer yanlısı politika izleyen Abe Hükümeti açısından felaket anlamı taşıyacağını şu sözlerle ifade etti : “Maalesef mahkemenin böyle bir karar vermiş olması sürpriz olmadı zira, 8,5 yıl önce başlayan nükleer felakette almış olmaları gerekn önlemleri almadıkları için felaketin sorumluları olanlar hala kendilerini korumakla meşgul “.

Fukuşima Nükleer Santrali 8,5 yıl önce meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle 6 reaktörün üçünde oluşan tam erime radyoaktif bir felaketin yaşanmaya başlamasına neden olmuştu. 9 Şiddetindeki deprem ve peşi sıra  oluşan 14 metre yüksekliğindeki tsunami dalgaları nükleer tesiste elektrik kaynağının durmasına yol açarken reaktörlerin  soğutulmasını imkansızlaştırmıştı.

Davacılar, TEPCO yöneticileri olan Katsumata, Muto ve Takekuro’nun riskleri bilmelerine rağmen alınması gereken önlemleri almamış/aldırmamış  olmakla suçluyordu. Zira TEPCO yöneticilerine nükleer felaketin öncesinde 10 metre yüksekliğinde tsunami dalgalarının nükleer tesisi tehdit edebileceği öngörülmüş ve bu riske karşı önlem alınmazsa felaket olacağı yönünde bir uyarı yapılmıştı.  Dava sürecinde, 2002 yılında TEPCO tarafından yapılan iç denetimlerde 8,3 şiddetindeki bir depremin 15,7 metre yüksekliğinde tsunami dalgası oluşturabileceği yönünde bir raporun da bulunduğu ortaya çıktı.

Deprem, tsunami ve nükleer felaket 20 bin kişinin yaşamını yitirmesine ve nükleer tesis bölgesinde yaşayan ve bugün bir çoğu hala dönmemiş olan yüz binlerce kişinin resmi ve resmi olmayan tahliyelerle evlerini terk etmesiyle sonuçlandı.  TEPCO şirketinin açıklamalarına göre tam erimenin meydan geldiği üç reaktörde ergimiş yakıtların reaktörden çıkarılması ve ardından bu reaktörlerin sökümü 40 yıl alacak. Ancak çoğu uzman bu sürenin çok daha uzun olacağına dikkat çekiyor.

Reaktörlerde yapılacak bu işlemlerin maliyet boyutunun ise radyoaktif kirliliğinin mağdurlarına ödenen tazminatlarla beraber 200 milyar doları bulacağı ifade ediliyor. Bunlara ilaveten nükleer santral tesisinde biriktirilerek miktarı 1 milyon 200 tona ulaşan ve balıkçılık açısından büyük tehlike oluşturan radyoaktif suyun ve diğer radyoaktif temizlik süreçlerinin riskleriyle maliyetleri de söz konusu.

TEPCO yöneticilerinin tanımlanan bilinen risklere karşı almaları gereken önlemleri almamaları nedeniyle görevi ihmalden suçlandıkları davaların açılması  iki defa delil yetersizliğinden düşürülmüş, sivil toplum tarafından davalıların hüküm giymesi için 2015 yılında dava yeniden açılmıştı.

Davacı sivil toplum adına 5700 mağdurun avukatlığını üstlenmiş olan Avukat Hiroyuki Kawai kaybeden taraf temyize gideceği için bu davaların 10 yıl kadar sürebileceğine dikkat çekerek, nihai hedeflerinin büyük bir nüfusu mağdur ederek yaşamsal tehlike arz eden nükleer santrallerin kökünü kurutmak gibi büyük bir mücadelenin başlangıcı olduğunu ifade etmişti.

(Guardian, Yeşil Gazete)  19.09.2019’da yayımlanmıştır