“Yerli ve Milli”nin Ayrımı ile İronisi: KAAN’dan Akkuyu’ya Dışa Bağımlılığın Anatomisi

Ulusal bağımsızlık ve egemenlik kavramlarını merkeze alarak yurttaşlarda aidiyet duygusunu harekete geçiren “yerli ve millilik” söylemi, Türkiye siyasetinde popülist meşruiyet üretiminin başat araçlarından biri haline gelmiştir. “Yerlilik”, bir ürünün üretim yeri ve emek süreçleriyle ilişkiliyken “millilik”, fikri ve sınai mülkiyet haklarının kime ait olduğunu belirler.

Ancak bu iki kavramın birlikte kullanımı, dış sermaye ve teknolojiye dayalı üretim biçimlerini dahi “ulusal” gösterebilen bir ideolojik örtü işlevi görür. Bu şekilde ekonomik bağımlılık ilişkileri görünmez kılınırken, siyasal iktidar hem ulusal gururu hem de egemenlik söylemini tahkim eden hegemonik bir dil kurar. Oysa Japon otomobillerinin Türkiye’deki montaj fabrikaları, insan kaynağı ve lojistik açısından “yerli” sayılabilse de karar mekanizmaları ve sermaye yapısı itibarıyla “milli” değildir. Bu durum, “yerli ve milli” söyleminin üretim ilişkilerindeki asimetrileri perdeleyerek bağımlılığı meşrulaştıran bir siyasal ekonomi stratejisine dönüştüğünü gösterir.

Yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanılmasıyla oluşturulan bulanıklık ise dışa bağımlı ekonomik ilişkilerin üzerini örter. David Harvey’in deyimiyle neoliberalizmin otoriter formlarla birleştiği kapitalist düzenin ideolojik taşıyıcısına[1] dönüşen bu söylem, Türkiye’de egemenlik iddiası üzerinden dışa bağımlılığı derinleştirerek birbirini besleyen küresel ve ulusal ölçeklerde otoriter kapitalizmin sürekliliğini sağlamaktadır.

Bu tartışmanın Türkiye siyasetindeki en belirgin yansıması, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının “yerli ve milli” söylemini siyasal meşruiyetin kurucu unsurlarından biri haline getirmesinde görülmektedir. Dışa bağımlılığı azaltma iddiasıyla meşrulaştırılan söylem, kalkınma vizyonu olarak sunulsa da gerçekte otoriter kapitalizmin toplumsal rızası için ideolojik araç olmaktadır. Makalede bu tartışma, savunma sanayindeki KAAN projesi ile enerji projesi olarak bilinen Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) üzerinden yürütülmektedir.

Kaan Vakası
Türkiye’deki siyasal iktidarlar arasında “yerli ve milli” söylemini en yoğun biçimde kullanan, yalnızca uzun iktidar süresiyle açıklanamayacak şekilde, ilk döneminden itibaren AKP’dir. Özellikle savunma sanayinin egemenlik iddiasının çekirdeğini oluşturması bakımından yüksek maliyetli projeler, AKP tarafından stratejik özerklik ve dışa bağımlılığı azaltma vaadiyle hayata geçirilmiştir.

İç politikayı tahkim eden bu projeler ideolojik meşruiyet sağlayarak siyasal iktidara süreklilik kazandırmış olmakla birlikte, bu projelerin gerçek niteliğinin ortaya çıkması, hedeflenen “güç” imajının yitirilmesi anlamına gelmektedir. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın KAAN motorunun ABD menşeli olduğunu açıklaması projenin “yerli ve milli” etiketini düşürmüş, motorun Türkiye’de kullanımına izin verilmemesine bağlı olarak işlevsiz kalması da ABD ile sanıldığı gibi müttefiklik değil, bağımlılık ilişkisinin kurulduğunu daha görünür kılmıştır. Benzer bir bağımlılık ilişkisi ülkenin en büyük enerji projesi olan Akkuyu NGS üzerinden ABD ile Rusya arasındaki güç ve paylaşım savaşını deşifre ederek daha yapısal ve derin bir analize imkân verir.

“Yerli ve Millilik”: Otoriter Kapitalizmin İdeolojik Çimentosu
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu ekonomik, teknolojik ve sosyal dönüşümleri 23 yıllık iktidarı boyunca gerçekleştirememiş olan AKP ülkeyi derin bir ekonomik ve toplumsal krize sürüklerken, Akkuyu NGS tüm bu sürece eşlik etmiştir. AKP iktidarı tarafından devletin ekonomik aktör kılınmasıyla tüm yasal engellerin kaldırılıp teşviklerle önü açılan proje, kamuoyuna “Türkiye’nin 70 yıllık hayalinin gerçekleşmesi” olarak sunulmaktadır.

Ne var ki, tıpkı KAAN skandalında olduğu gibi, Akkuyu NGS’nin “yerli ve milli” maskesi de şirketin Rus menşeili eski Genel Müdürü Zooteva’nın ivedilikle görevden alınmasına neden olan “Akkuyu NGS bizim santralimiz, Rusya Akkuyu NGS’yi kendisi için inşa ediyor” açıklamasıyla düşmüştür. Zira Zooteva’nın dayanağı, bu makalenin yazarı dahil aksini iddia ettiği için hedef gösterilenlerin dayandığı gerçek gibi, Akkuyu NGS’nin 2010 yılında Türkiye hükümeti ile Rusya arasında imzalanan hükümetlerarası anlaşmanın ardından onaylanan “Yap–Sahip Ol–İşlet” (Build–Own–Operate / BOO) finansman modeliyle tamamen Rusya’ya ait bir santral olarak kurulmuş olmasıdır. Dünya genelinde yalnızca köprü, yol gibi stratejik olmayan altyapı projelerinde kullanılan bu finansman modelinin dünyada ilk kez stratejik güvenlik ve askeri risk teşkil eden nükleer santral projesine uyarlanmış olması, enerji-silah geçişliliği bakımından Rusya’ya bir nevi “askeri üs” verilmesinden farksızdır.

Akkuyu NGS’nin Türkiye için tehdit unsuru oluşturan özellikleri siyasi ve jeopolitik olduğu kadar da ekolojik, ekonomik, dolayısıyla sosyaldir. Rusya tarafından teknoloji transferi söz konusu değilken, projenin Türkiye’nin elektrik ihtiyacının en fazla yüzde 7-8’ini karşılayacak olması ve Türkiye’nin bu enerji miktarını başka kaynaklardan da elde edebilmesi tesisin gerekliliği tartışmaya muhtaçtır. Bununla birlikte, Türkiye’nin tesisin ilk iki ünitesinde üretilecek elektriğin yüzde 70’ini ile 3 ve 4. ünitede üretilecek elektriğin yüzde 30’unu Elektrik Satın Alma Anlaşması (ESA) kapsamında, 15 yıl boyunca 12,35 sent/kWh’den satın alacak olması Türkiye’nin yalnızca tüketici olduğunu göstermektedir. Öte yandan, Türkiye için Akkuyu NGS’den elektrik alım fiyatının mevcut piyasa fiyatının yaklaşık üç katı olması, projeyle Rusya’ya garanti edilen kârlılık olduğunu ortaya koymaktadır.

Peki, Türkiye topraklarında kurulmasıyla ekolojik ve güvenlik riskleri üstlenilmiş olan Akkuyu NGS projesinde Türkiye salt tüketici konumundaysa, menfaati nedir? Bu soruyu yanıtlamak için projenin siyasal iktidar tarafından kamuoyuna Rusya’ya doğalgazda bağımlılığın azaltılması için nükleer santral kurulmasına ihtiyaç olduğu iddiasıyla tanıtıldığı anımsanabilir. Fakat Akkuyu NGS uranyum yakıtı dâhil tüm teknolojisiyle Rusya’ya aitken, Rusya’dan alınan doğal gazın bırakılıp nükleerin alınması Rusya’ya bağımlılığın baki olup, yalnızca biçim değiştirmesi değil midir?

Rekabetçi Devlet ve Hegemonyanın Yeniden Üretimi
Yukarıdaki sorunun yanıtı, bugün Türkiye’nin ABD’den doğal gaz alımının telkin edilmiş olmasında gizlidir. Zira Rusya’dan alınan doğal gazın yerini nükleer santralin almasının anlamı, doğal gazın ABD’den satın alınacak olmasıdır. İşte ekonomik ve teknolojik altyapısı olmayan Türkiye’de NATO ekseninde kalarak bir nükleer santralin ABD’nin rakibi Rusya tarafından kurulması böyle mümkün olmuştur. Dış politikada denge kurularak oluşturulan yeni sektör iş ve istihdam sağlama vaatlerinin enstrümanı olurken, inşa edilen siyasal hegemonya da AKP iktidarının sürekliliğini desteklemiştir. Küresel rekabet içindeki devletlerin, sermaye birikimini artırmak ve kendilerini küresel hiyerarşide konumlandırmak için çaba göstermesi bakımından Bob Jessop’un “rekabetçi devlet”[2] (competitive state) kavramı ile açıklanabilen bu durumda AKP iktidarı iki küresel güç arasında manevra yaparken “yerli ve millilik” sloganına sıklıkla başvurmuştur. 2019 yılında başlanan inşaat aşamasında taşeron işçi sayısının 25 bine kadar çıkması ve inşaat malzemelerinin yerli tedarikçilerden alınması da bu “yerlilik” etiketini parlatmıştır.

Öte yandan, Rusya’nın Ukrayna’daki savaş kaynaklı artan maliyetlerinin Akkuyu NGS’ye ücretlerin ödenmesindeki gecikmeler ve tesiste işten çıkarmalar, nihayetinde projeye gecikme olarak yansımıştır. İlk reaktörün operasyona başlatılması için yeni tarih 2026 olarak ilan edilirken, işçiler arasında “Erdoğan’ın Atom Santrali” olarak nam yapmış olan Akkuyu NGS için sloganvari “yerlilik” söyleminin içi inşaat sürecinde bile boşalmaya başlamıştır. Yani, mülkiyetinin tamamen Rusya’ya ait oluşuyla “milli” olmayan Akkuyu NGS’nin, yerliliğinin de sınırlı ve geçici olduğu anlaşılmıştır.

Enerji ve Jeopolitik Tahakküm
Akkuyu NGS ile ilgili can yakıcı bir diğer gerçek, Rosatom’un projede inşa, işletme, yüksek riskli atık yönetimi ve santralin sökümü de dâhil olmak üzere tüm süreçlerde tek söz sahibi olmasıdır. Lakin bu projeyle Rusya’nın Türkiye’deki siyasal rejim üzerinde ağırlık kazandığına dair emareler de vardır. Zaten Timothy Mitchell’in Karbon Demokrasisi[3] (Carbon Democracy) eserinde vurguladığı gibi, enerji altyapısı yalnızca üretim sistemi değildir, aynı zamanda devletlerin yönetim biçimlerinin de izdüşümüdür.

1952’den itibaren NATO üyesi konumundaki Türkiye için de Rusya’ya ait bir nükleer santral inşa etme kararı iç ve dış politika yönelimlerini belirlemiştir. Bu açıdan, 2015 yılında Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizi nedeniyle Rusya ile iş ilişkilerinin turizmden ticarete bozulmuş olduğu anımsanabilir. Öyle ki, bu olay Akkuyu NGS’de çalışması öngörülerek Rusya’da yüksek lisans eğitimi gören öğrencilerin sınır dışı edilerek Türkiye’ye geri gönderilmesine bile yol açmıştır. 2017 yılında Türkiye’nin Rusya’ya Akkuyu NGS için kapitülasyon benzeri imtiyaz ve teşvikler vermesiyle aşılan ilişkilerin kopma sürecini Rusya’dan S-400 satın alımının izlemesi de tesadüf değildir. Ancak, AKP hükümetinin Akkuyu iştahının bedeli ise Türkiye’nin 1999 yılından itibaren resmi ortağı olarak yer aldığı F-35 programından 2019 yılında çıkarılması olmuştur.

Küresel Güç İlişkileri ve Şeffaflık Gerekliliği
Sonuç olarak Türkiye’de “yerli ve milli” sadece bir sloganvari söylem değil, küresel güçlerin menfaatini dengelerken kamusal faydası olmayan projelerin benimsenmesi için başvurulan yönetim tekniğidir. KAAN ve Akkuyu projeleri iktidarın bekası için siyasal hegemonyayı inşa etmenin aracı olurken halkın kötü ekonomi, yoksulluk ve yoksunluğa mecbur bırakıldığı gerçeğinin üstünü örter.

Dolayısıyla ekonomik başarısızlık ve halkın memnuniyetsizliği arttıkça siyasal iktidarın meşruiyetini ilave enerji ve politik uyum üzerinden araması kaçınılmazdır. Buna göre yakın zamanda AKP’nin ABD’nin hegemonik desteğini çekmek için küçük-büyük nükleer santrallerin müşterisi olması da beklenebilir.

Açıkça görülüyor ki, küresel güç ilişkilerinin yeniden üretimine hizmet eden rejimler, otoriterleştikçe araçsallaştırdıkları teknolojilerin kullanım biçimlerini “yerli ve milli” gibi sloganlarla gizlemeye ihtiyaç duymaktadır. Bu bağlamda şeffaflık ve toplumsal denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, gerçek bağımsızlık ve sürdürülebilir enerji politikaları için elzemdir.

[1] Harvey, D. (2005), A Brief History of Neoliberalism.

[2] Jessop, B. (2015). The state: Past, present, future. John Wiley & Sons.

[3] Mitchell, T. (2011). Carbon Democracy: Political. Power in the Age of Oil.

Dr. Pınar Demircan

“Yerli ve Milli”nin Ayrımı ile İronisi: KAAN’dan Akkuyu’ya Dışa Bağımlılığın Anatomisi – Daktilo 1984

Akkuyu NGS: Türkiye’nin aşil topuğu

İsrail ve ABD’nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren Ortadoğu’yu şekillendirdiği açıktır. Dolayısıyla Ukrayna ve Ortadoğu arasındaki çatışmanın karşı tarafındaki Rusya’nın Türkiye’deki Akkuyu NGS’nin sahibi oluşu ve AKP’nin özellikle iç politikayı konsolide ederken nükleer silah güzellemesi içeren popülist söylemleri düşünüldüğünde Akkuyu NGS’nin NATO’daki tek Müslüman üye olan Türkiye’nin aşil topuğu sayılabilecek kadar en savunmasız noktasını teşkil ettiği söylenebilir. Bu açıdan hedefe giden yolda Rusya ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeyen uygun bir formül bulunması gerekecektir.

Pınar Demircan – Dr., Bağımsız Araştırmacı

Son 20 yıldır Türkiye’nin giderek daha çok entegre olduğu Ortadoğu coğrafyası Gazze’de katledilen insan sayısı 60 bine ulaşmışken, İsrail ile ABD’nin İran’a karşı başlattığı saldırılarla yüzlerce insanın daha yaşamını yitirip binlercesinin yaralandığı, kentlerin, yerleşim alanlarının yakılıp yıkıldığı bir diğer felakete sahne oldu. ABD tarafından gizli olduğu varsayılan nükleer programı ile gerekçelendirilen ve sonradan “12 Gün savaşları” olarak adlandırılan müdahaleler kapsamında İran’daki 4 nükleer tesisten üçü füzelerle vuruldu. Oysa bilindiği gibi İran 2015 yılında imzaladığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) üzerinden uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı kabul etmiş, bu anlaşma ABD Başkanı tarafından kadük ilan edilmişti. Ateşkesin sağlanmasının ardından gerçekte savaşı tırmandırmış olan ABD Başkanı “Barış elçisi” ilan edilirken Türkiye açısından ilginç bir gelişme Akkuyu NGS’nin yer aldığı Mersin dahil toplam 22 ilin ABD vatandaşlarının seyahati için güvenli olmadığı ve buralardaki yurttaşların acil durumlara karşı kişisel tahliye planlarını yapmasının telkin edilmiş olmasıydı.

CUI BONO?
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik müdahalesinin gerçek nedenini anlamak için çözümlemeye Roma Hukukunda suçluyu tespit etmek için başvurulan Latince Cui bono deyimiyle ifade edildiği gibi sağlanan faydalara odaklanarak başlayalım. Bu noktada ilk dikkatimi çeken ABD başkanının asker üniformasını çıkartıp takım elbise giyebileceği çabuklukla 24-25 Haziran’da gerçekleştirileceği üç ay önceden belli olan NATO zirvesine katılması oldu. Müthiş bir medya propagandası eşliğinde adeta bir barış elçisi olarak “başarısını” dünyaya muştulayan ABD Başkanı bu sayede küresel asayişi sağlama misyonuna dayandırılan NATO’nun savunma harcamaları için üye devletlerin önceden ödedikleri miktarı en az iki katına çıkarıyordu. Böylece ekonomik darboğaz içindeki Türkiye dahil tüm NATO üyelerinin ülke GSMH’lerinin yüzde 5’ini ayırma önerisi hayata geçirilmesiyle gelecekteki savaşkan girişimlere finansman sağlamanın yanı sıra meşruiyet kazandırmanın da kapısı aralanmıştı. Nitekim ateşkesin beşinci gününde İsrail’in İran’a müdahalesinin öncesindeki koşullara dönülerek bir taraftan “terör” faaliyetleriyle iştigal ettiği gerekçesiyle İsrail tarafından Lübnan’a saldırı düzenleniyor, diğer taraftan kıtalararası balistik füze kullanma potansiyeli üzerinden Pakistan’ın nükleer tehdit unsuru olduğu konusu ABD tarafından yeniden ısıtılıyordu.

NÜKLEER GÜÇ KİME GÜÇ, KİME KOLAY?
İsrail’in ABD desteğini alarak İran’a karşı başlattığı savaş Ortadoğu’da jeopolitik tansiyonu yükseltirken müdahalenin İran’ın nükleer gücü ile gerekçelendirilmesi tarihsel olarak yeni değil. Bilindiği gibi İsrail’in tehdit olarak gördüğü devletlerin nükleer güce sahip olması konusundaki tutumunun ilk dışavurumu 1968 yılında imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) taraf olan Irak’ın Osirak Nükleer Santralinin yakıt yüklenip operasyona başlatılmadan bombalanmasıdır. Irak-Fransız yapımı olan tesiste Fransa tarafına önceden bilgi verildiği için 1 Fransız sivilin, Irak tarafında ise 10 askerin yaşamını yitirdiği müdahale bu kadarla da kalmayarak Körfez Savaşı kapsamında ABD tarafından doğumsal anomali vakalarına, yıllar içinde DNA hasarına neden olan seyreltilmiş uranyum mermisinin kullanılmasıyla sürmüştür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2000 sonrasında yayımlanan raporuna göre, Körfez Savaşı boyunca 50 tonu tanklardan, 250 tonu ise uçaklardan ateşlenen seyreltilmiş uranyum mermisinin çoğu Amerika Birleşik Devletleri’ne küçük bir kısmı da Birleşik Krallık’a aittir. Yani NPT’ye taraf olmasına rağmen Irak’ın ticari nükleer santralin vurulurken nükleer silahlanma girişimini önleme şiarıyla hareket eden ABD’nin kendisi müdahale kapsamında nükleer madde kullanmış, ekosistemi zehirleyerek kanser ve türevleri dahil on yıllarca süren, nesilleri süründürerek öldüren sağlık sorunlarının fitilini ateşlemiştir.

Aynı İran gibi NPT’ye taraf olmasına rağmen Irak’ın ticari nükleer santraline daha operasyona geçmeden yapılan müdahaleler aslında NPT’nin geçerliliğine ABD ve İsrail gibi nükleer silaha sahip ülkelerin karar verdiği anlamına gelmektedir. Birleşik Krallık’ta Savunma Bakanlığı tarafından 23 Haziran 2025 yılında yayımlanan bir raporda Birleşik Krallık’ın sivil nükleer reaktörleri kullanan ilk ülke olarak savunma sektörü için nükleer tahrik ve silah kapasitelerinin önde gelen ev sahibi olduğundan bahsedilmesiyle nükleer santral-silah geçişliliğinin övünç kaynağı sayılması bu iddiayı destekler. Yani nükleer santral-silah geçişliliği emperyalist güçlerin hedeflerini gerçekleştirme yolunda müdahaleye zemin hazırlayan faktördür. Bu bağlamda 2019 yılında AKP’li Cumhurbaşkanının Akkuyu NGS inşaatı henüz başlamışken “Gelişmiş ülkeler arasında nükleer başlıklı füzesi olmayan yok” diyerek Türkiye’nin nükleer silahlara sahip olması için çalışmaların yürütüldüğünü açıklaması Türkiye NPT’ye taraf olsa da Batı ittifakı tarafından pek tabii ki sıradan bir popülist söylem olarak algılanmamıştır.

ŞANGHAY BEŞLİSİ, BRICS AĞI
Öte yandan ekonomik ve siyasi gerilimlerle iç politikada sıkıştıkça nükleer santral ve silahlar üzerinden güçlü devlet imajı çizerek savunma yatırımları üzerinden vergi toplayabilen AKP iktidarı 2024 yılında BRICS üyeliğine başvurmuştur. Bu girişimin ardından Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesi konumundaki Sinop projesinin kâğıt üstündeki kapasitesini 2025 yılında 4,8 gigawatt olarak revize etmesi Sinop’ta Akkuyu NGS’nin ikizinin kurulmasına ilişkin adı konulmamış bir anlaşmanın emaresidir. Böylece Türkiye’de sahibi olduğu Akkuyu NGS üzerinden tarihsel ideali olan Akdeniz’e erişerek liman sahibi de olan Rusya bir taraftan jeopolitik önemi artan Akdeniz’deki kontrolünü karşı kıyıdaki Mısır’da kurduğu El-Dabaa Nükleer Santrali ile artırırken benzer bir projeyle Karadeniz’deki varlığını da güçlendirecektir. Bununla beraber Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılmadan katılamayabileceği Şanghay Beşlisine üyelik başvurusuna paralel olarak İğneada’nın adres gösterildiği üçüncü bir nükleer santral projesi için 2016 yılında Çin ile yapılan Nükleer Anlaşma doğrultusunda görüşmelerin sürmesi de yakın gelecekte Türkiye’nin kolaylıkla tehdit görülebileceğine işarettir.

AKKUYU NGS TÜRKİYE’NİN AŞİL TOPUĞUDUR
İsrail ve ABD’nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren Ortadoğu’yu şekillendirdiği açıktır. Dolayısıyla Ukrayna ve Ortadoğu arasındaki çatışmanın karşı tarafındaki Rusya’nın Türkiye’deki Akkuyu NGS’nin sahibi oluşu ve AKP’nin özellikle iç politikayı konsolide ederken nükleer silah güzellemesi içeren popülist söylemleri düşünüldüğünde Akkuyu NGS’nin NATO’daki tek Müslüman üye olan Türkiye’nin aşil topuğu sayılabilecek kadar en savunmasız noktasını teşkil ettiği söylenebilir. Bu açıdan hedefe giden yolda Rusya ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeyen uygun bir formül bulunması gerekecektir. Zira İran’da Buşehr Nükleer Santrali’nin vurulması ya Rusya’nın dünya kamuoyu nezdinde kışkırtılmasından çekinildiğini ya da arka planda Rusya ile anlaşıldığını düşündürmektedir.

Pentagon’un eski bir çalışanı olan Michael Rubins’in Middle East Forum’da bu sene mart ayında kaleme aldığı “Türkiye, nükleer bomba elde etmek için NATO’yu rehin mi alıyor?” başlıklı makalesinde İran’ın Buşehr Santrali’nden elde edilen maddelerle nükleer silahın başka yer ve koşullarda üretilebileceğini uzun uzun tartıştıktan sonra Akkuyu NGS’nin de nükleer silahlanma için kullanabileceğine işaret etmesi ateş olmayan yerden duman çıkmamasına benzetilebilir. Rubins’in yazısında İsrail’in Akkuyu NGS’yi vurmaktan caydırabilecek nedenin teknik bir zorluk olmayıp Türkiye’nin NATO üyeliği olduğunu belirtmesi de Türkiye’de siyasal iktidarın kendisini NATO’nun vazgeçilmez üyesi sanmasından bağımsız değildir. Bu noktada benim dikkatimi çeken bir husus da Rubins’in Akkuyu NGS’den bahsederken genellikle yerli yersiz bir şekilde tesisin deprem bölgesinde oluşuna yaptığı vurgudur. Ne dersiniz, NATO’daki ikinci büyük askeri güç olmanın yanı sıra başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere NATO üsleriyle de kullanışlı konumdaki Türkiye’nin NATO üyeliğini kaybetmeden ve derin ticari ağların merkezindeki küresel güç Rusya’yı kışkırtmadan reaktörlere henüz yakıt yüklenmemiş durumdaki Akkuyu NGS’ den kurtulmanın “doğal” bir yolu aranıyor olabilir mi?

29.06.2025 08:54

Anasayfa
BirGün Pazar
Akkuyu NGS: Türkiye’nin aşil topuğu

Yapay zekânın doğal problemi: Tırmandıracağı iklim krizi

Son yılların Bermuda Şeytan Üçgeni halini alan savaş, iklim değişikliği ve demokrasi eksenlerini kesen sorunlarına yeni yılla birlikte yapay zekâ da eklendi. Salt ana akım medyada değil, eksik demokrasiyi, ekonomik darboğazın nedenlerini sorgulayan görece halkçı medya çevrelerinde de kalkınma ve gelişme fetişizminden kopuk olmayan söylemlerle yer bulan yapay zekâ için ülkemizde de “trenin kaçırılmaması gerektiği” ifade ediliyor. Kuşkusuz bu yazının maksadı dünyayı çoktan kuşatmış olan yapay zekânın kullanımından vazgeçilmesi değil, daha ziyade yapay zekânın günlük yaşantımıza afetler, aşırı hava olayları, mega yangınlarla sirayet ederek yaşamı kesintiye uğratan iklim krizini tırmandırma potansiyeline dikkat çekmek. Zira yapay zekâ popülizminin yıkım ve yeniden inşa geleneğinden şaşmayan kapitalist imhacılığa hizmet ettiğini ortaya koymak elzem.

Bu iddianın temelini yapay zekâ aracılığıyla iş süreçlerinde optimizasyon; maliyet azaltımı ve koordinasyon sağlanması için çok sayıda verinin veri merkezlerinden çekilmesini gerektiren analizler için yüksek enerji harcanması teşkil ediyor. Bilhassa Chat gpt’nin Google’a göre 10 kat daha fazla enerji kullanan, Large language model (LLM) gibi binlerce megawatt saat elektrik tüketen modüller aşırı enerji sarfiyatına yol açıyor. Şimdilik yılda ortalama 10 megawatt elektrik kullanan ve sayısı 11 bin civarında olan veri merkezlerinin ilave yıllık enerji tüketiminin 110 bin megawat olduğu söylenebilir ki, bu miktar çok hızlı artacak. Zira projeksiyonlar yapay zekâ pazarının 2030’a kadar küresel çapta yüzde 35; 2028’e kadar ise sadece ABD’de yüzde 250’lik büyümeye işaret ediyor. Bu süre zarfında elektrik sarfiyatındaki artış Mc Kinsey Danışmanlık’a göre 24.000 megawatt olarak öngörülürken Wood Mackenzie analiz raporuna göre de veri merkezleri kaynaklı elektrik talebinin yılda yüzde 10-20 artacak olması küresel ölçekte ilave karbon salımı demek.

Yapay zekâ enerji sarfiyatını artıradursun, küresel ısınmanın kritik eşik olan 1,5 dereceyi aşmaması için 2030 yılına kadar yüzde 43, 2035 yılına kadar yüzde 60 oranında azaltılmasıyla 2050 yılı başlarında net sıfıra ulaşılması hedefinden uzaklaşılmaması için başvurulan ambalaj ise nükleer enerji. Yani karbonsuz teknoloji olarak sunulan ve dış koşullardan etkilenmediği varsayılarak kapasite faktörü diğer enerji kaynaklarına göre yüksek sayılan nükleer santraller yapay zekâ şirketlerinin tercih ettiği enerji kaynağı olmuş durumda. Nitekim geçen ay Microsoft’un ihtiyacı olan 20 yıllık elektriğin tedariki için Harrisburg, Pennsylvania’da 1979 yılında 2 milyon insanı radyasyona maruz bırakan Three Mile Island / Üç Mil Adası nükleer santralinin kullanımına çekmek üzere 1,6 milyar dolarlık yatırım başvurusunda bulunması bu yaklaşımın sonucu. Ne var ki nükleer santraller ne sanıldığı gibi karbonsuz ne de dış koşullardan bağımsız. Zira, uranyumun yerin altından çıkartılmasıyla başlayan ve atık süreci dahil tüm bir nükleer yakıt çevrimi ile değerlendirildiğinde hem güneş enerjisine göre 3, rüzgâr enerjisine göre 6 kat daha fazla karbon salıyor, hem de on yıllarca süren inşa süreçleri ve sürekli artan maliyetleri nedeniyle yapay zekânın hızlı gelişimini desteklemekten uzak. Üstelik bu santralleri nükleer yapan sınırlı ve sonlu uranyum rezervlerinin, IAEA’nın son raporuna göre bugün operasyon halindeki 411 reaktörün 90 yıllık kullanımına karşılık gelmesi de 3 katına çıkarılması hedeflenen kurulu reaktör kapasitesinin ihtiyaçlarını karşılama potansiyelini sorunsallaştırıyor. Artan uranyum gereksiniminin nükleer atıkların yeniden işlenmesiyle elde edilen plutonyum içerikli Mixed oxide (MOX) yakıtının yeni tip nükleer santrallerde kullanımıyla yeryüzünün daha tehlikeli bir yer haline geleceği de aşikâr.

Öte yandan, yapay zekâ için tercih edilen nükleer santrallerin günlük 6 milyon nüfuslu şehrin suyuna denk gelen şekilde gerek operasyon süreçlerinde gerekse madencilikte soğutma prosesleri için 35-60 milyon litre su kullanması da su varlıklarının nükleer santrallere kullandırılması anlamına geliyor. Benzer şekilde aşırı enerji kullanan veri merkezlerinin tatlı su ile soğutulmasının gerekmesi ise dünya kamuoyu nezdinde pek de bilinmeyen bir gerçek. Bu konudaki araştırmalar küresel talepteki artışın 2027 yılına kadar yapay zekâ tarafından Danimarka’nın yıllık su kullanımının 4 ila 6 katından fazlasına gelen şekilde 4,2 ila 6,6 milyar metreküp civarında olacağına işaret ediyor. Gelecekteki su krizinde insanlar dahil tüm canlıların ihtiyacı olan su varlıklarını yapay zekâ ile paylaşmak zorunda kalacağını hatta yapay zekânın öncelikli olabileceğini hızlı büyüme beklentisi içindeki yapay zekâ endüstrisinin veri merkezleri için “2030’a kadar su pozitif” hedefine ulaşmak amacıyla su havzalarını yenilemeye başlamış olmasını teyit ediyor. Esasen, sektörün yüzde 62’sini oluşturan ABD menşeli yatırımcılardan Microsoft, Amazon, Apple, Google, Meta ve diğer büyük teknoloji şirketlerinin evladı olan yapay zekâ için “temiz enerji” adı altında sağlanan hükümet sübvansiyonları da bu önceliğin emaresi değil midir?

Teknolojik ilerlemeci yaklaşımın vardığı sihirli değnek algısı hükümetlerce desteklenen şirketler tarafından füzyon enerji ve SMR’lerin geliştirilmesi için milyarlarca dolar akıtılmasına uzanırken iklim krizini dindirecek ve küresel eşitsizliklerin giderilmesini sağlayacak önlemlerin alınmaması bakımından sizce de yapay zekâ ve nükleer enerji ortaklığı kapitalist imhacılığa hizmet etmiyor mu? Bu konuyu Özgür Üniversite bünyesinde “Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği” başlığı altındaki seminerlerimin dördüncüsü olan “Nükleer enerji iklim krizinin çözümü mü, sorunu mu?” sorusu etrafında 24 Şubat Pazartesi akşamı çevrimiçi buluşmamızda daha geniş veçheleriyle ve derinden işleyeceğim, ilgilenenleri beklerim.

Bu yazı 16.02.2025 tarihinde Birgün Pazar’da yayımlanmıştır