G. Kore’de toplanan Nükleersiz Asya Forumu’ndan izlenimler: Buzdağının altı

Japonya’daki nükleer karşıtlarının 1993 yılında “Gelin, birlikte nükleer santralsiz ve nükleer silahsız, barış içindeki Asya’yı inşa edelim” sloganıyla kurduğu ve ilk etkinliğini nükleer santrallere karşı direniş desteği vermek için Güney Kore’de gerçekleştirdiği Nükleersiz Asya Forumu, pandemi nedeniyle dört yıllık bir aranın ardından 30’uncu yıldönümünde yine G.Kore’de yapıldı.

Asya ülkelerindeki nükleer karşıtı mücadeleler arasında bilgi ve deneyim paylaşımı temelli olduğu kadar gerektiğinde direnişi büyütme misyonuyla faaliyetlerini on yıllardır sürdüren Forum, 19-23 Eylül tarihlerinde Japonya, Tayvan, Tayland, Hindistan, Filipinler, Avustralya ve Türkiye’den davet edilen nükleer karşıtı sivil toplum üyelerinin katılımıyla 20’nci buluşmasını gerçekleştirdi.

Forum üyelerinin güncel ülke raporlarını sunarak karşılıklı bilgi alışverişinde bulunmasıyla başlayan altı günlük program kapsamında, Seul-Busan-Ulsan-Gyeongju-Uljin gibi nükleer santral tesislerinin kurulu olduğu kentlerle nükleer karşıtı mücadelenin nükleer santral projesini engelleyerek başarı sağladığı Samchaek’e gidildi.

Bu ziyaretlerde hem nükleer süreçlere dair bilgi edinilerek nükleer karşıtı mücadelelerin aktörleriyle bir araya gelindi, hem de Forum üyelerinin konuşmacı olduğu enerji politikaları, demokrasi ve nükleer karşıtı hareket temalı panellerle münazara ortamları oluşturuldu. Eylül ayında Fukuşima’nın radyoaktif suyunun okyanusa boşaltılmasına başlanması Forum’a damgasını vurduğu üzere, kent merkezlerinde basın açıklamaları yapıldı. Programın son günü olan 23 Eylül’de ise Seul’de gerçekleştirilen İklim Adaleti Yürüyüşü’ne katılım sağlanmasıyla nükleer santrallerin iklim krizinin çözüm aracı değil bilakis yeni sorunların kaynağı olduğu vurgulandı; Türkiye’den nukleersiz.org olarak da bileşenleri arasında yer aldığımız İklimime Nükleeri Bulaştırma/Do not Nuke The Climate Ağı’nın eylemlerine destek verildi.

G.Kore’nin ‘nükleer mağduriyet’i

Yukarıda çerçevesini çizdiğim programa göre bu sene G.Kore’de gerçekleştirilmiş olan Nükleersiz Asya Forumu’na dair bir değerlendirmeyi daha önce Japonya, Filipinler ve Tayvan’daki etkinliklerin ardından olduğu gibi yine Yeşil Gazete‘de paylaşmaya çalışacağım.

Ancak Türkiye’de nükleer enerjiyi savunanların G. Kore’yi örnek göstermesi  bakımından “buzdağının altı” olarak nitelediğim nükleer mağduriyet halini  görünür kılmayı istiyorum. Bunun için daha ziyade, ülkedeki hâkim enerji politikasına değinerek nükleer santrallerin kurulmasına ikna olmuş bir ülkede nükleer karşıtı mücadeleyi etkileyen koşullardan bahsedeceğim.

Türkiye’nin yedide birine denk yüz ölçümü ve yarısına karşılık gelen nüfusuyla fosil yakıtlarda dışa bağımlı bir ülke olan G. Kore’nin endüstrileşmesinde nükleer teknolojisinin payına vurgu yapılır. Kalkınmasında kurulu elektrik gücünün yüzde 26’sını oluşturan operasyon halindeki 25 nükleer santralinin elbette payı vardır, ancak enerji üretiminin politik tercihlerle şekillendiğine önemli bir örnek, sol siyaset izleyen Moon Jaein hükümeti döneminde nükleerden çıkış planlanmışken 2022 yılında sağ siyaset izleyen Yoon Suk Yeol hükümeti döneminde bu planın ters yüz edilmesidir. Yani yenilenebilir enerjilere geçişin eşlik edeceği şekilde ömrünü tamamlamış olan nükleer santrallerin kapatılmasıyla Almanya’daki gibi nükleerden çıkış mümkünken yeni hükümetin önceliği, nükleerin enerji üretimi pastasındaki payının 2030’a doğru yüzde 30’a çıkartılması olmuştur.

G.Kore’nin enerji politikasındaki rüzgârın nükleerden yana dönmesiyle devlet şirketi olan Kore Hidro-Nükleer Güç (KHNP) ile nükleer lobisinin işbirliğiyle inşa halindeki iki reaktörün yanı sıra SMR iştahı ile yurt içinde, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 2017 yılında operasyona başlayan Barakah Nükleer Santrali konsorsiyumunun ardından deniz aşırı projelerden pay kapma eğilimiyle yurt dışında aktifleştiğini de söylemek yanlış olmaz. Nitekim bu sene temmuz ayında G.Kore’nin Türkiye’deki Sinop projesine teklif verdiği haberleri de basınımıza yansımıştır. Ancak görüştüğüm nükleer karşıtlarının yorumunun G.Kore’deki şirketlerin Türkiye projesinden ziyade Polonya projesiyle ilgilendiği yönünde olduğunu belirtmek isterim.

Image: World Nuclear Association

G.Kore’de ilk nükleer santrallerin kurulmasına ‘70lerin sonunda ömrü 30 yıl olan Kori 1 reaktörüyle başlanmışsa da nükleer santrallerin bir çoğu, ‘80’ler,‘90larla 2000’lerin başında faaliyete geçmiştir. Bu tarihten sonra, 2011 yılında Japonya’da meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi’nin meydana gelmesi ise yükselen nükleer karşıtlığının etkisiyle nükleer santral projelerinin hızını kestiği söylenebilir. Busan-Ulsan-Gyeongju ve Uljin kentlerindeki nükleer santrallerin kent merkezlere yakınlığı ve bir kaza halinde acil durum tahliye zorluğu gibi risklerin varlığı endişelerin yükselmesinde rol oynamıştır. Özellikle Gyeongsangbuk eyaletinde soğutma suyunun tedarik edildiği nehrin iki yakasında konuşlanan 5’er reaktörlü Busan ile Ulsan kentlerindeki, ikisi inşa halinde biri geçici kapalı durumdaki nükleer santrallerin 3,8 milyon kişinin yaşadığı kent merkezine yalnızca 25 kilometre mesafede olması temel sebeplerden sayılıyor. Yine bu bölgeye 30 km mesafede Uljin’deki 6 reaktörlü Wolseong Nükleer Santrali‘nin bulunması da endişeleri destekliyor. Bununla beraber, depremselliğin düşük olduğu G.Kore’de Fukuşima sonrası testlerle kentsel merkezlere yakın nükleer santrallerin inşasında sismik riskin göz ardı edilmiş olduğunun anlaşılmasının ve 2016 yılında Gyeungju’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremin korku yaratmasının etkili olduğunu da söyleyebilirim.

Sağlığı bozulana ‘evini taşı’ önerisi

Nükleer teknolojisiyle dünyada “en”ler arasında yer alan G.Kore’de göz ardı edilen yalnızca riskler değil. Yazının başlığında işaret ettiğim buzdağının altındaki konulardan biri de normalin 10 katı daha fazla tirityum içeren ağır su reaktörleriyle Wolseong Nükleer Santrali’nde 2019 yılında meydana gelen sızıntıların ve de reaktörde tespit edilen mikro çatlakların çevre ve halk sağlığını tehdit etmesi.

Bu konuda nükleer santral çevresinde yaşayanlara yapılan idrar testleriyle tirityumun dahili olarak alındığı ispatlanmış, hatta santralin işletildiği yerleşim yerinin sakinleri içinde tiroit kanserine yakalananların sayıca artması da mağdurların epidemolojik delillerle dava açarak hak arama sürecine uzanmış bulunuyor. Ne var ki hukuki mağduriyetlerin de eklendiği dokuz  yıllık süreçte Wolseong nükleer santraline karşı sivil toplum güçleri tarafından açılan davalar tesisin taşınmasını sağlayamamış. Hem de Çevre Bakanlığı’nın santralin çevresinde yaşayanlar üzerinde yürüttüğü araştırmanın sonuçlarının insan sağlığının nükleer santrale fiziki yakınlık oranında bozulduğunu teyit etmesine rağmen… Yani devlet sağlık şartlarındaki bozulmanın tek nedenin nükleer santral olmadığı gibi kaçış yollarına başvururken, sağlığı bozulana “sen evini taşı”demiş oluyor.

Yonggwang Gulbi (yellow corvina)

G.Kore’deki nükleer santrallerdeki sızıntı ve çatlak haberleri ülkede balıkçılığa da zarara uğratmış.  Geleneksel Kore yemeklerini vazgeçilmezi sayılan levrek familyasından Yonggwang Gulbi (yellow corvina/ sarı korvina)  balığının satışları nükleer santralle ilgili sızıntı ve çatlak haberleri nedeniyle düşünce balıkçılar tesisin adının değiştirilmesi için dilekçe vermiş. KHNP tarafından dünyanın beşinci büyük nükleer santrali olarak altı reaktörlü Yonggwang Nükleer Santrali‘nin Güney Jeolla eyaletindeki reaktörlerinin adının 2013 yılında “Hanbit” olarak değiştirilmesi sağlığını yitirme riskiyle yaşayanlara “sen git” diyen hükümet ile KHNP’nin ne balıkçılara ne de balıklara aynı tavrı sergileyemediğini gösteriyor.

Hatta aynı yıl altı reaktörlü Uljin Nükleer Santrali’nin adı da kentin adıyla markalaşmış olan yengeç satışlarının üzerinde olumsuz imaj  yarattığı için, “Hanul” olarak değiştiriliyor. Aynı tesisin bu tarihte inşa halinde olup 2022 itibariyle 2032’ye kadar operasyona başlaması planlanan reaktörlerine ise “yeni” anlamına gelen “Shin” kelimesi ilave edilerek nükleer santral tesisi, eski yeni reaktörlere Hanul adının verilmesiyle gereken algı değişikliğinin sağlandığı anlaşılıyor.

Foto: PD

Program kapsamında son uğrağımız olan Samchaek ise nükleer karşıtı direnişin başarıya ulaştığı bir kent. 1970’lerden itibaren nükleer santral kurulmasına direnen kesimlerin mücadelesi ,projenin yeniden gündeme geldiği 2000 sonrasında yerel yönetimin desteğini alarak etkisini artırmış. Ancak kentteki termik santralin mevcudiyeti değişik dinamiklerin devrede olduğunun işareti sayılabilir. Yine de Samchaek’teki mücadeleyi hareket aktörlerinden dinlemiş olarak Mersin ve Sinop’taki projelerin Samchaek projesi gibi iptal edilmesi için anıt taşa nükleer karşıtı flamalarımızı bırakarak dilek dilemekten kendimi alamadığımı belirteyim.

Atık sahası olmayan nükleer ülke!

Nükleer santrali olan ülkelerde nükleer karşıtı mücadelenin en yoğun sürdüğü alan kuşkusuz nükleer atıkların depolanması için bir yerin belirlenmesi sürecidir. Demokrasinin kurumları görece işleyen ülkelerde nükleer atık alanının seçiminde de katılımcı süreçler dikkate alınır. Yani ülkemizde 2022 yılının Kasım ayında Ankara sınırları içinde Avadanlı’da tarım alanlarına yakın bir arazinin nihai atık alanı olarak ilan edildiği anımsanırsa, dünya genelinde nihai nükleer atık sahası Türkiye’deki gibi çitlenmiş bir alanın bakanlıklar arasında el değiştirmesiyle belirlenmiyor! Nitekim, G. Kore’de 37 yıldır hükümetlerin girişimlerine ve nükleer santralleri savunan bir kesim olmasına rağmen dünya genelinde nükleer teknolojiyi haiz ülkelerdeki gibi nihai atık alanının bulunmaması, toplumsal muhalefetin kendisini dayatabileceği yargı erki gibi hukuki bir zemin bulabilmesine dayanıyor.

Bununla beraber toplumsal muhalefetin güçlenmesini sağlayan gelişmeler arasında 2016 yılında bir nükleer atık deposunda yangın çıkması halinde ülke yüzölçümünün yarısından çoğunun radyoaktif kirliliğe uğrayacağı ve toplam nüfusun yarısına karşılık gelen 24,3 milyon insanın tahliye edilmesi gerektiği yönündeki haberlerin basında yer almasının öne çıktığı söylenebilir. Esasen bu gerçeklik, Türkiye’deki nükleer karşıtı hareketin Akkuyu ve Sinop projelerinin yanı sıra Ankara’da nihai atık alanı tayin edilmiş olmasına karşı da kamuoyu farkındalığı oluşturması gerektiğini anımsatıyor.

Foto: Toach

Ağustos ayının sonunda Fukuşima’dan radyoaktif suyun denize boşaltımına verilen onay ise bu bölgeye denizden 1000 kilometre mesafede olan G. Kore’de tarihsel husumetin izlerinin de etkisiyle Japonya’nın bu eylemine karşı tepkiyi tırmandırmış bulunuyor. Nitekim yüzde 70 düzeyindeki karşıtlık nükleer yanlısı ve Japonya’ya destek veren hükümetin varlığına rağmen nükleer karşıtı söylemleri olanaklı kılarken bizim de kentin en işlek alanında basın açıklamaları yapabilmemizi destekliyor.

Öte yandan bu durumun tarifi  G.Kore’de bir Japonya yurttaşı için de geçmiş hassasiyetlerle yüzleşmeden mümkün olmuyor. Nitekim 30 bin kişinin katıldığı İklim Yürüyüşü kapsamında “İklimime Nükleeri Bulaştırma” ağının etkinliğinde konuşan Japonya’dan Nükleersiz Asya Forumu’nun kurucusu Daisuke Sato’nun (*) ilk sözleri “Japonya’da bu radyoaktif suyun denize dökülmesini engelleyemedik. Japonya Asya ülkelerini işgal etti ve sömürgeleştirdi, ancak şimdi bunu bir de radyasyonla yapıyor. Bir Japon olarak sizlerden özür diliyorum. Radyoaktif suyun okyanusa ve Japonya’ya boşaltılmasına karşı mücadele edeceğiz” oluyor.

Fukuşima’nın radyoaktif suyunun okyanusa boşaltılması nükleer santrallerin gerçeğinden bağımsız olmadığı için Japonya’nın kararını kınayan kitlelerin nükleer karşıtlığına kanalize edilmesini kolaylaştırdığı söylenebilir. Nitekim Japonya’nın kararına tepki, katılımı yükseltirken İklim Adaleti Yürüyüşü’ndeki ağırlığı renkli performanslar sergileyen İklimime Nükleeri Bulaştırma Ağı’nın sağladığını belirtmem yanlış olmaz.  Bu kapsamda yürüyüş boyunca,  Türkiye’den nükleer karşıtları dahil 70 kadar çevre örgütü ile platformun  imza vererek desteklediği  gibi en başta nükleer santrallerin ağır maliyetleri ve uzun inşa süreleriyle iklim krizine ihtiyaç duyulan acil çözümü sunmaktan uzak olduğuna ve iklim krizi şartlarında radyoaktif felaketlere zemin hazırlayarak felaketlere yol açtığına da dikkat çekilmiş bulunuyor.

Foto görsel: Toach

Türkiye’de Akkuyu Nükleer Santrali operasyona başlatılmamışken ve de Sinop  projesinin akıbeti dahi belli değilken bir de İğneada’nın telaffuz edilmesi öngörüsüzlüğün ve umursamazlığın ta kendisi! Fakat, ülkemizde on yıllardır erozyona uğrayan  demokrasinin kurumlarının artık çökmüş olması halihazırda tehlikeli olan nükleer santrallerle bağlantılı tüm sorunları daha da derinleştiriyor. Bu noktada Nükleersiz Asya temennisi, dünyanın nükleer santral ve silahlardan arındırılması için mücadelede ideal ölçekte bir hedef. Açıklı koyulu tonlardaki deneyimler ise, bu coğrafyanın kaderini dönüştürme potansiyelini elinde tutuyor.

*

(* ) Daisuke Sato,  Sinop’taki nükleer santral projesinden Japonya henüz çekilmemişken 2018 yılında Fukuşima’nın kadın tanığı Masumi Kowata‘yı getirmiş, benim de Türkiye ayağını organize ederek  Japoncadan çevirlerini üstlendiğim Sinop ve İstanbul’daki söyleşilerin mimarı olmuştur. Bu kapsamda Sinop’ta  Sinop Nükleer Karşıtı Platform (SNKP)’un ev sahipliğinde ve SNKP tarafından her yıl düzenlenen Çernobil Nükleer Karşıtı Mitingiyle eş zamanlı yapılması öngörülen panel, mitingin o yıl OHAL gerekçesiyle ilk kez yasaklanmasıyla beraber iptal edilmişse de, SNKP panel etkinliğini halkın meydan söyleşisine çevirerek Fukuşima’nın Kadın tanığının sesinin duyulmasını sağlamıştır. İlgili haber için tıklayın.

İlk olarak Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

Fukuşima’nın radyoaktif suyunun deşarjı benzer girişimlere emsal olabilir

İklim krizi en son Çanakkale’de, Şırnak’ta, komşu Yunanistan’da, ülkenin ve dünyanın dört bir yanında küçük bir kıvılcımla ormanları, canlıların yaşam alanlarını hızla kömüre, küle çevirirken plastik ve atıklarla kirletilmiş olan dünya denizlerinin kar ve maliyet merkezli politikalar nedeniyle bir de fütursuzca radyoaktiviteye bulanması söz konusu. Zira bilindiği gibi Japonya hükümeti ve TEPCO tarafından yürütülen işlemler çerçevesinde tesis sahasındaki su tanklarında biriktirilmiş olan 1,34 milyon ton radyoaktif suyun deşarjına başlandı.

Atık suyun katılaştırılıp inşaat malzemesine dönüştürülmesi veya uzun vadede ilave depolama maliyetleri gerektiren 100 kat daha pahalı fakat daha güvenli seçenekler elenerek yalnızca 23 milyon dolarlık arıtma sisteminin kurulmasıyla Çevre Etki Değerlendirmesi(ÇED) dahi yapılmadan deşarj faaliyetinin hayata geçirilmesi ekokırım anlamına geliyor. Bununla birlikte 40 yıl süreceği belirtilen bu deşarj yöntemi birazdan nedenlerini okuyacağınız üzere küresel ekosistemin görünenden çok daha uzun ve yoğun bir şekilde  hücrelerine kadar sistemik bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Japonya ‘arıtma’ konusunda doğruyu söylemiyor

Meselenin Çernobil nükleer felaketi ile aynı tehlike derecesindeki Fukuşima’da 2011 yılında deprem ve tsunami ile tetiklenen nükleer felaketin üç reaktör çekirdeğinin tam erimeye uğramasının sonucu olarak biriktirilen atık su olması, deşarj işleminin nükleer santrallerin olağan sayılan deşarj işlemlerinden farkını ve tehlikenin boyutlarını ortaya koymakta. Japonya Çevre Bakanlığı’nın internet sitesinde yayımlanan verilerle de itiraf edildiği üzere aslında biriktirilmiş atık su  içinde arıtma yapıldığı iddia edilen radyoaktif izotopların sayısı gerçek miktarın  yalnızca yarısı kadar! (1)

Bu noktada gözden kaçan bir detay radyoaktif suyun denize boşaltılması için telaffuz edilen 40 yıllık sürenin dışında deşarj miktarına dair bir bilginin paylaşılmamış olması. Zira bu durum belirtilmiş olan süre zarfında örneğin 100 yıllık deşarjın yapılma ihtimalinin de saklı olduğunu akla getiriyor. Ayrıca daha bugünkü itirazlar yok sayılırken 40 yıl süren bir deşarjın ardından deşarj  döneminin uzatılmasına karşı hangi itiraz ne kadar dikkate alınabilir?

Açıkçası Fukuşima’da deşarjına başlanmış olan radyoaktif suyun 10 yıl içinde Marmara, Akdeniz, Ege, Karadeniz dahil  dünya denizlerine karışmış olacağı gerçeğinin yanı sıra denizlerdeki buharlaşmanın da ekosistemdeki endüstriyel radyoaktiviteyi artırması söz konusu. Peki dünya genelinde kanser hastalıklarının, DNA bozulmaların, düşük vakalarındaki artışın, sağlıklı nesiller yetiştirmenin zorlaşması anlamına gelirken bu siyasi kararın  müsebbibi olan TEPCO, Japon hükümeti ve IAEA açısından fazlasıyla kötücül imaj oluşmuyor mu?

Hedef, ‘normalleştirmeyle’ aşılacak yeni eşik!

Anlaşılan o ki toplumsal itirazların yok sayılarak dünya denizlerinin nükleer atık havuzuna çevrilmesinin gerisinde kapitalist işleyişin çelişkili sürekliliğini kendi krizlerinin içinden güçlenerek çıkmasına borçlu olan uygulamalardan ilham alan daha büyük bir hedef yatıyor: Nükleer endüstrinin maliyetlerini düşürmesini sağlayan girişimlerinin normalleştirilmesiyle yeni bir eşiğin daha aşılması!

Yukarıda öne sürdüğüm iddiayı 10-12 yılda biriktirilmiş olan 1 milyon 340 bin ton suya Japonya genelinde diğer nükleer santrallerin atık sularının da eklenmesi ihtimaliyle düşünmek de mümkün. Zira iklim krizi şartlarında nükleer santrallerin maliyetli süreçleri bu endüstrinin ataletini artırırken IAEA bu yolla dünya genelinde operasyon halindeki 410 reaktörle inşası devam eden 50 reaktörün yanı sıra bakım onarım, operasyondan çıkarılmış söküm sürecindeki 80 kadar reaktörün  atık suyunun boşaltımını kolaylaştırarak endüstriyi cesaretlendirebilir.

Bu durum özellikle ülkemizde inşasında sona yaklaşılan Akkuyu Nükleer Santrali’nin sahibi Rusya’nın 1957 yılındaki Mayak nükleer santral kazasını ’90’lara kadar sakladığı  ve nükleer atıklarını Techa nehrine 1948 yılından 2004 yılına kadar boşaltmış olduğu gerçeğiyle düşünüldüğünde Rosatom‘un kirli sicili nükleer deşarjın  legalleşmesinden yararlanma ihtimalinin yüksek olduğuna işaret ediyor. Kaldı ki bu zihniyetin kendi toprağı da olmayan demokrasisi gelişmemiş bir ülkede ve 35 dereceyi aşmaması gereken deşarj suyu sıcaklığını sınırlayan maddeden Akkuyu’yu muaf tutan siyasal iktidarın hakim olduğu  karar süreçlerinde Akdeniz’de neler yapabileceğini öngörmek  zor değil!

IAEA’nın icra ettiği rol

Özetle devletlerin şirket gibi yönetilmesini benimsemiş olan siyasal iktidarların “verimlilik” karlılık iddialarıyla kimin karını ve menfaatini kolladığı Fukuşima örneğiyle bir kaz daha karşımızda. Ancak bu işleyişe eşlik eden küresel üst kurum olarak IAEA’nın  kamuoyunu teskin edici söylemlerinin etkisini es geçmemeli. Ne var ki o söylemler IAEA’nın icra ettiği rolün bir parçası. Nitekim  IAEA içinden dışarıya sızan bir belge TEPCO ve Japon Hükümetine desteğini açıklayan ajansın nükleer santrallerle ilgili olumsuz imaj yaratan açıklamalardan kaçınılmasını, basını ve kamuoyunu manipüle eden bilgilerin yaygınlaştırılmasını telkin ettiğini gösterirken bu kurumların aralarındaki kirli ilişkiyi deşifre ediyor.

Bununla birlikte IAEA’nın nükleer endüstri  içindeki koordinatlarının 1959 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile yaptığı bir anlaşmaya dayandığı atlanmamalı. Zira nükleerin çeşitli ölçeklerde toplum sağlığına etkisine dair en üst yetkili birim nosyonunu yüklenmesini sağlayan bu gizli anlaşma, kurulma nedeni nükleer santrallerin dünya genelinde yaygınlaşması olan bu üst kurumun küresel toplumun maruz kaldığı sağlık risklerini örtbas ettiğini açıklıyor. Özellikle Fukuşima sürecinde IAEA içinden ifşa edilen yukarıdaki belgenin skandal boyutu dikkate alınırsa IAEA’nın radyoaktif atık suyun  küresel sağlık riski bulunmadığı konusundaki taahhütlerine güvenilmesi yanıltıcı olur ki, bu durum IAEA’nın Ukrayna’daki savaşta Çernobil ve Zaporijya nükleer tesislerinden yayılan radyasyon verilerine dair  gerçekçi ve doğru bilgi paylaşmadığı ihtimalini de pekiştiriyor.

Sonuç olarak küresel toplum açısından yapılması gereken IAEA’dan sızdırılan bu belgenin skandal niteliğine dikkat çekilerek Fukuşima’dan okyanusa radyoaktif suyun deşarjının durdurulması ve nükleer santrallerin pazarlamasını önceleyen kurum olan IAEA’nin toplum sağlığını ilgilendiren karar süreçlerinin dışında kalmasını talep etmesidir.  Bununla birlikte  Fukuşima’daki radyoaktif kirliliğin bertarafında tüm proseslerin iç kontrol ve mali kontrol süreçlerinin en azından farklı iki birim tarafından ifa edilmesi sağlanacak şekilde görevler ayrılığı ilkesinin uygulanması talep edilmelidir.

Bu noktada süreçleri takip eden sivil toplum örgütlerinin üzerinde durduğu konuların aydınlığa kavuşturularak önlemlerin alınması önemli olduğu gibi nükleer santrallerdeki faaliyetlerin süreçlerden  birinci  derecede etkilenen çevre ülkelerce oluşturulacak bir konsorsiyumun dahliyle gerçekçi çözümlerin üretilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda nükleer endüstri sathında Çernobil Nükleer Santrali’nin patlamış olan dördüncü reaktörünün dış hava koşullarından korunması için 1997 yılında 40 ülkenin bir araya gelerek finansmanını sağlamasıyla 2016 yılında tamamlanan çelik kubbenin inşası başarılı bir örnek alınabilir.

Kuşkusuz Çernobil için Ukrayna’nın maddi kaynak yetersizliğine bağlı olarak oluşturulan ekonomik ve idari kontrol mekanizmasının felaketin maliyetlerini tek başına üstlenen teknoloji devi Japonya açısından benimsenmesi zordur. Yine de istemi değiştirme yönünde henüz iradesini tam olarak ortaya koyamayan küresel toplum gezegendeki yaşamın tamamen dönüştürülmesinin sınırlarına gelinirken ancak bulabileceği sistem içi çözümle iklim krizine eklemlenen radyoaktif kâbusun önüne geçebilir. Yani siyasal iktidarların verimlilik ve karlılık iddiasıyla diline pelesenk olan “devleti şirket gibi yönetme” mantığının kurumsallık zeminine oturtulmasıyla, öykünülen şirket yönetiminin rasyonalitesine erişmek mümkün olabilir.

*

(1)Deşarja ilişkin detaylar için Yeşil Gazete’nin haberine bakabilirsiniz.

İlk olarak Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

Devastating Earthquake in The East of Turkey and The Akkuyu NPP Issue

The Sinop Project which is at the EIA stage is in the north and The Akkuyu Project which is at the construction stage (coming to the end) is in the south of Turkey

On the 6th of February one of the 7,7 and the second 7,6 magnitude, earthquakes hit Turkey’s Kahramanmaras city which is at a distance of approx 270 km from the Akkuyu area where the first nuclear power plant of Turkey has been in the construction process since 2019. Due to the earthquakes happening repeatedly, this made its impact even stronger.

Despite Anatolia laying on the fault lines there is ongoing nuclear power plant construction in this country. Turkey has also another nuclear power plant in the north which can be affected by the movements on the North East Fault Line.

Akkuyu Nuclear Power Plant was started through an Intergovernmental agreement signed between Russia and Turkey in 2010 and Built-Own-Operate (BOO) model was agreed upon for the construction of reactors. It is on the coast of the Mediterranean in the city of Mersin where the earthquake caused fear. Regarding the devastating earthquake, public concern grew and eyes turned to the safety conditions of Akkuyu.  According to the information released by Anastasia Zoteeva from Rosatom, it was said that there was no damage to the Akkuyu NPP, and the earthquake was felt about a magnitude of  3 at Akkuyu so it was not felt strong. But this does not mean that there is no risk. despite it is not devastating this time, this does not mean that it will not be threatening life in the future. Actually, we are even lucky because reactor fuel rods have not been brought to Turkey yet.

The reason we especially need to focus on Akkuyu NPP  is that there is a huge lack of transparency. In fact, transparency is avoided by putting forward the ‘security’ rationale in general terms in the processes related to nuclear power plants. However, the way of doing business in Akkuyu NPP as of the date of its construction is itself a source of safety hazard.

Unfortunately till today, many issues happened at the Akkuyu  NPP site such as cracks (twice); water leakage; explosion; fire; and three lethal accidents on service buses that carry employees since 2019 when the construction started.

Besides, I have to say that while the government was gaining power in 2016  civil society was ignored and no public hearings were performed properly during the EIA processes. Even in court cases, decisions were given politically. Experts and scientists explained scientific risks within the lawsuits filed by 13 non-governmental organizations, and we also wrote about it publicly. But the law was acquitted, and the same condition was repeated for all legal court cases for both Akkuyu and Sinop projects. As a result, all cases were rejected. These days were prepared in the days when those cases were dismissed.

After the start of the construction problems on-site occurred. Strikes took place, low wages and the unhealthy living conditions in the barracks continued. The Akkuyu NPP has been causing health, occupational safety, and environmental issues even before the start of the operation. Such disregard for nature, human life, risks, and quality will inevitably end in a nuclear disaster when it starts operation. Apparently, even supporters of nuclear energy should oppose the Akkuyu NPP.

We have the power of civil society to raise our voice to have independent auditors/observers on site but we are not heard. It is also not possible because the Akkuyu NPP has been on Russian territory. Tomorrow when another earthquake hits Akkuyu NPP it will be too late for the world if reactor fuels are already loaded in their place. And you know when a nuclear power plant is built there will be related other processes such as waste management, and fuel transportation. Just about 3 months ago the government announced the plan of establishing a final nuclear waste repository in Ankara the city of Capital.

Let me share that scientists have been warning about a strong earthquake in the region of Turkey and Iran for almost 2 years. Recently we learned that all scientific projects they applied to avoid a catastrophe like today’s were rejected by the government and its offices. This shows that the governmental authorities are not interested in scientific facts.

Akkuyu does not only lay at a distance of 25km to an active Ecemiş fault line but according to the geologists there is also another fault line between Cyprus and Akkuyu region continuing under the sea. Besides, lately, it has been understood that there are also blind fault lines in the regions but the governmental authorities are not interested in these facts. Because Fukushima Nuclear Disaster has shown us that earthquakes are alive and their conditions should be taken into consideration before construction. Actually earthquake countries should never be allowed to have nuclear plants on their lands for the sake of the world. There should be standards to be applied and respected.

Pinar Demircan

nukleersiz.org Coordinator, journalist, and independent researcher living in Istanbul 

contact: demipinar@gmail.com