Planlanan Sinop NGS alanı için imar planları yayımlandı

Sinop Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, Sinop‘ta inşa edilmesi planlanan nükleer santral projesinin detaylarını ve çevresel etki değerlendirmelerini içeren “Sinop/ Abalı köyü/ İnceburun Yarım adası / Sinop NGS için hazırlanan 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı” ve “1/1000 ölçekli Uygulama İmar planı”nı yayımladı.

Rapor, Sinop Nükleer Enerji Santrali (NES) projesinin planlama ve hazırlık aşamalarında oldukça ilerlediğini gösteriyor ve projenin çeşitli teknik etütler, yer seçimi kararları, çevresel etki değerlendirmeleri ve imar planı düzenlemeleri gibi önemli adımlarını kapsamlı bir şekilde ele alıyor.

Merkezi Ankara’da bulunan ATN İmar AŞ ile Türkiye Nükleer AŞ’nin imzasıyla hazırlanan rapora göre, proje her biri net 1.140 MWe kurulu güce sahip toplam dört adet basınçlı su reaktörü nükleer güç ünitesinden oluşuyor. Santralin oplam kurulu gücü 4.560 MWe olacak şekilde planlanmış. Proje alanının yüzölçümü 1005 hektar, planlama alanının yüzölçümü ise sadece nükleer santral alanını için 975 hektar. Kıyı yapılarının bulunduğu alan ise bu 975 hektar yüzölçümlü planlama alanı dışında kalıyor.

Deniz tarafında ise beş adet konvansiyonel eğimli dalgakıran, derin deniz deşarj hatları ve bir adet rıhtım inşa edilmesi planlanıyor.

NES’in işletilmesi aşamasında gerekli olacak soğutma suyu, Karadeniz’den çekilecek ve yine Karadeniz’e deşarj edilecek. Bunun için de deniz suyu alma yapıları, pompa binaları, deniz suyu deşarj yapısı, deşarj hattı bağlantı çukuru ve her biri iki nükleer üniteye hizmet edecek şekilde difüzör ile sonlanan iki adet derin deniz soğutma suyu deşarj hattı da inşa edilecek.

Yapılacak her bir reaktörün kullanım ömrü ise işletmeye alınmasından itibaren 60 yıl.

Nazım ilan planı ve uygulama planı bir ay boyunca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ilan panosunda ve web sitesinde askıda kalacak. Bu süre içinde her iki plana da itirazlar yapılabilecek.

nükleer santral

Yapılması planlanan NES’in çevresel etki değerlendirme (ÇED) sürecinin tamamlandığı belirtilen raporda, “Türkiye’nin ikinci nükleer enerji santrali olacak Sinop Nükleer Enerji Santrali (NES) Projesi inşaat öncesi çalışmaları Türkiye Nükleer A.Ş. (Proje Sahibi) tarafından yürütülmektedir. Sinop NES Projesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir projesi olup, Sinop NES proje şirketi tarafından inşa edilecek ve işletilecektir” bilgisi yer alıyor.

Ancak, Danıştay 6. Dairesi, ÇED olumlu kararının iptali ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin itirazları reddeden Samsun 3. İdare Mahkemesi‘nin kararını 2023’ün Şubat ayında bozmuş ve çok sayıda sivil toplum örgütünün ortak başvurusundaki temyiz istemini kabul edere, dosyayı geri göndermiş  ve yeni bilirkişi oluşturulmasını istemişti. Bu konuda henüz herhangi bir gelişme sağlanmadı.

‣ SİNOP NGS için temyiz istemi kabul edildi: Danıştay ÇED raporundaki eksiklerin giderilmesini istedi

Raporda, santralin Türkiye’ye ait olacağı ve Sinop NES Proje Şirketi tarafından işletileceği belirtilmesine rağmen, Türkiye’nin Rusya Devlet Atom Enerjisi Kurumu (Rosatom) ile ikinci nükleer enerji santralinin yapımı için görüşmeler yaptığı biliniyor. Rusya da birçok kez bu santralin inşaatına talip olduklarını ve Türkiye ile bu konuda anlaştıklarını belirtmişti. Raporda herhangi bir Rusya ortaklığına dair bilgi de bulunmuyor.

‣ Erdoğan Putin’le görüştü: Akkuyu, Sinop, üçüncüyü de farklı bir merkezde yapacağız
‣ Sinop’a da talip olan Rosatom, Akkuyu NGS’nin aynısını önerdi
nükleer santral

Rapora göre, santral bölgesinde  “ihtiyaç duyulması halinde” güvenlik, sağlık, eğitim vb. sosyal donatı alanları, büyük kentsel yeşil alanlar, kent veya bölge/havza bütününe yönelik her türlü atık bertaraf tesisleri ve bunlarla entegre geri kazanım tesisleri, arıtma tesisleri, sosyal ve teknik alt yapı, karayolu, demiryolu, havaalanı, baraj, enerji üretimi ve iletimine yönelik kullanımlar için yapılar yapılacak. Bunlar için Çevre Düzeni Planı değişikliğine gerek duyulmayacak, ilgili idarenin onayı yetecek.

‘Deprem riski yok ama zemin sorunlu, mühendislik çalışmaları gerekir’

Raporda, “Sinop NES alanına ait daha önceden yapılmış herhangi bir imar planına esas Jeolojik Jeoteknik Etüt Raporu bulunmadığı” da belirtiliyor; “Bu rapor; Sinop İli, Merkez İlçe sınırları içerisinde yaklaşık 1036 hektar yüz ölçümüne sahip kara alanı ve 455 hektar yüz ölçümüne sahip deniz alanının sondajlara, laboratuvar deney sonuçlarına ve jeofizik çalışmalara dayalı jeolojik-jeoteknik özelliklerin belirlenerek, yerleşime uygunluk değerlendirilmesinin yapılıp, 1/5000 ve
1/1000 ölçekli imar planına esas teşkil etmesi amacı ile hazırlanmıştır” deniyor.

Planlama alanının yenilenen Türkiye Deprem Tehlike Haritası’na göre düşük deprem aktivitesine sahip olan 4. derece deprem bölgesi sınırları içerisinde kaldığı yazılan raporda, seçilen alanda jeolojik-jeoteknik kriterlerin değerlendirilmesi sonucu, jeoteknik açıdan önlem alınmadığı takdirde şişme, oturma vb. gibi mühendislik sorunların oluşabileceği killi-siltli kumların yayılım gösterdiği alanlara da dikkat çekiliyor.

Yüksek yeraltı su seviyesine deniz suyu girişi olduğu için oturma miktarlarının değişkenlik gösterebileceğine zemin sorunlarının yaşanmaması için jeoteknik açıdan mühendislik çözümlerin uygulanması gerekeceği belirtiliyor.

Önerilen mühendislik yöntemleri ve önlemlerin sıralandığı metinde, “Kendi ve komşu parselin ve yolun güvenliği sağlanmadan yapılaşmaya gidilmemelidir” deniyor.

Sinop nükleer santral planları

Kaza olsa bile radyasyon limit değerlerin altında olacakmış

İmar planı uygulama raporunda, çıkan ÇED Raporu’na da atıfta bulunularak, santralin çevre üzerinde olumsuz bir etki yaratmayacağı iddia edilirken, Nükleer Tesislerde Radyasyondan Korunma Yönetmeliği’nce belirlenen planlanmış ışınlanmayla radyasyona maruz kalma durumunda halkın alabileceği kişisel yıllık etkin dozun sınırı 1 mSv olarak belirlendiği belirtiliyor; ayrıca  rutin deşarjların flora ve fauna üzerinde önemli bir etkisinin olmayacağı öne sürülüyor.

Kaza durumu senaryolarında ise yapılan değerlendirmeler sonucunda radyolojik etkilerin, ülke mevzuatında belirlenen limit değerlerinin altında olduğu görülmüş.

Kullanılmış yakıt 10 yıl havuzlarda bekletilecek

Projeden kaynaklanacak kullanılmış radyoaktif yakıt ise, uygulama planına göre  10 yıl boyunca kullanılmış yakıt havuzlarında bekletilecek. Santral sahasındaki Kullanılmış Yakıt Ara Depolama Alanı’na aktarılacak kullanılmış yakıtın, santralin işletme ömrünün sonuna kadar burada kalması öngörülmüş. Nihai bertarafla ilgili ise yine santral sahasında depolanacağı bildiriliyor.

Yaklaşık 500 hektarlık alanda toprak sıyrılacak

Proje kapsamında kazı işlemlerine başlanmadan önce faaliyet gösterilecek olan alandaki bitkisel toprak tabakasının sıyrılacağı belirtilen planda, nükleer santral alanı, idari-sosyal bina alanları, kazı fazlası malzeme depolama alanı ve yollar için toplam 492,9 hektarlık alanın kullanılacağı yazılmış. Proje kapsamında toplam sıyrılacak bitkisel toprak miktarı ise yaklaşık 1.478.700 m³ olarak hesaplanmış.

Proje kapsamında deniz ortamında yapılacak olan kazı ve dip taraması işlemlerinden çıkarılacak malzeme ise yaklaşık 2.500.000 m³ civarında.

Kırmızı liste’deki endemik bitkiler toplanıp başka alanlara dikilecek

Proje alanının 10 km’lik etki alanı içerisinde, Bozburun Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Hamsilos Tabiat Parkı ve Sarıkum Tabiatı Koruma Alanı olmak üzere üç adet korunan alan bulunuyor. Ayrıca en az altı endemik bitki türü, tehlike altındaki türler olarak listelenmiş. Bunlardan Verbascum degenii CR (kritik olarak tehlikede), Isatis arenaria EN (tehlikede), kalan üç tür ise LC (asgari endişe) tehdit kategorisinde bulunuyor. Proje ve çalışma alanında bunların dışında Bern Sözleşmesi ve CITES kapsamına giren toplam beş tür bulunuyor.

Planda, bitkisel toprağın sıyrılması öncesinde bütün bu korunması gereken türlerin, tohumları, soğanları ve yumrularının toplanacağı, depolanacağı ve daha sonra benzer alanlara dikileceği belirtiliyor.

Dokuz ormanlık habitat etkilenecek

Proje alanı ve çalışma alanında belirlenen dokuz habitat tipi planda şöyle sınıflandırılmış: “Antropojenik alanlar” düşük, “yapay ibreli ormanlar”, “riparyan ormanlar”, “kumullar” ve “kıyı kayalıkları”orta, “yaprak döken ormanlar”, “subasar ormanlar (longoz)”, “garik (yalancı maki)” ve “sazlıklar” yüksek ekolojik öneme sahip.

Raporda özellikle taban suyundan beslenen subasar ormanları ve kıyı kayalıklarıyla birlikte garik (yalancı maki) alanlarının ve “yüksek öneme sahip” olarak değerlendirilen Sarıkum Gölü ve Aksaz gibi doğal tatlı su göl veya bataklıklarının çevresinde bulunan sazlıkların  mevcut taban suyunu besleyen kaynaklarda oluşacak bir azalma veya yön kaymasıyla olumsuz etkileneceği kaydediliyor. Önlemler ise mümkün olduğu kadar mevcut yolların kullanılması, yeni yollar açılmasının sınırlandırılmasından ibaret.

İnşaat aşamasında karasal fauna üzerine olası etkiler ise şöyle sıralanmış:

  • Bitkisel toprak, kazı fazlası malzeme, ekipman, yol vs. için alan kullanımından kaynaklı yaşam alanlarının kaybedilmesi,
  • Nadir, tehdit altında veya nesli tükenmekte olan türlerin yuvalama yerlerinin ve/veya yüksek biyoçeşitliliğin bulunduğu yaşam alanlarının kaybedilmesi,
  • Arazinin hazırlanması ve inşaat faaliyetleri sırasında yayılan toz ve araçlardan kaynaklı egzoz gazlarının ve gürültünün ekosistem üzerinde verdiği rahatsızlık,
  • Çalışma esnasında yaban hayatına müdahale,
  • Habitat parçalanması,
  •  Artan trafik yükü nedeniyle gürültü ve titreşimin flora ve fauna üzerinde verdiği rahatsızlık…

‘Rahatsız olan deniz canlıları uzaklaşır’

Soğutma suyu olarak kullanılacak Karadeniz’in denizel ortamında oluşacak seri sorunlar ise planda şu şekilde anlatılıyor

  • Deniz yapılarının inşası sırasında oluşması muhtemel geçici bulanıklık ve alandan uzaklaşamayan fitoplankton, zooplankton ve bentik organizmalar ile  bunlarla beslenen bölgedeki balıklar etkilenecek,
  • Deniz ortamında yapılan çalışmalar sırasında, sudaki askıda katı madde
    oranının artması, deniz suyunu süzerek beslenen canlılar üzerinde beslenme ve yaşam koşullarını bozan bir etki oluşacak,
  • Deniz doldurma çalışmaları özellikle dipte beslenen balıkların beslenme alanlarının lokal ve geçici olarak kaybına sebep olabilecek,
  • İnşaat faaliyetleri nedeniyle, yumuşak substratum yapısının sert substratuma dönüşmesiyle sediman yapısında değişiklikler olabilecek,
  • İnşaat esnasında artan gemi trafiği ve gürültü deniz memelilerinin beslenme ve yaşama alışkanlıklarında değişikliklere sebebiyet verebilecek,

Metinde tüm bunların deniz dibi taraması sonucunda deniz taban yapısının değişmesinden kaynaklanacağı belirtiliyor ancak bu etkinin lokal ve geri döndürülebilir olduğu öne sürülüyor: “Dip canlılarının çalışmalardan sonra bu bölgeye tekrar yerleşmesi beklenmektedir. Diğer taraftan, dipte beslenen balıkların ve varsa deniz memelilerinin alandan uzaklaşması beklenmektedir”

Sinop’ta nükleer santral hevesinin hikayesi

Sinop Nükleer Güç Santrali projesi, ‘Türkiye’nin karbon emisyonlarını azaltma ve enerji ihtiyacını karşılamak gerekçesiyle planlanan ikinci nükleer santral’ olarak tanıtılıyor. İlk olarak 1980’de kentin Abalı Köyü İnceburun mevkii’,  nükleer santral kurulumu için uygun yer olarak seçilmişti.

2013’te Japonya ile devletlerarası anlaşma imzalandı, ancak maliyet tahminlerinin ikiye katlanması üzerine 2019’da proje durduruldu. 2022’de Rusya ile görüşmelere başlandı. 2023’te ise Güney Kore‘den KEPCO teklif sundu.

Proje, çeşitli teknik, çevresel ve ekonomik zorluklarla karşılaşarak, uluslararası işbirlikleri ve anlaşmazlıklarla dolu karmaşık bir hikayeye sahip.

‣ Sinop nükleer santrali davasında TEMA Fukuşima’ya işaret etti: Tarih unutmaz
‣ Akkuyu’da Sinop’ta yargı kamu vicdanına karşı, tek çare dayanışma – Pınar Demircan
‣ Sinop’a nükleer santral toplantısına STK temsilcileri alınmadı
‣ Sinop NGS, halka Sinop’u terk ettirme projesidir!
‣ Nükleer santralin yeniden ‘ısıtıldığı’ Sinop’ta huzursuz bekleyiş sürüyor: Yaşamak istiyoruz

Öte yandan, ÇED süreci kapsamında gerçekleştirilmesi gereken halkın katılımı toplantısı Sinop halkının itirazlarına rağmen yapılmış sayıldı. 2019’da Ankara’da yapılan değerlendirme toplantısına ise Sinop’tan katılan sivil toplum örgütleri alınmamıştı. Halkın katılımı toplantısında Sinop Nükleer karşıtı Platform üyesi 17 kişiye ise dava açıldı, dava, 4 Mart 2020 tarihinde davalıların beraatiyle sonuçlandı.

ÇED Raporu ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 11 Eylül 2020 tarihinde onaylandı.

Sinop Nükleer Santrali projesi, son yıllarda önemli aşamalar kaydetti. 2023 başlarında, Türkiye Nükleer Enerji Anonim Şirketi‘ne (TÜNAŞ) “Kurucu” statüsü verilerek, projenin resmiyet kazandığı bir döneme girildi. Mayıs 2023’te TÜNAŞ, Sinop İnceburun mevkiinde saha onayı için başvuruda bulundu. Nükleer Düzenleme Kurumu, başvurunun uygunluk kontrolünü tamamlayarak ayrıntılı inceleme sürecini başlattı.

21 Mart 2024’te Sinop Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından yayınlanan 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı Açıklama Raporu, projenin son durumunu açıklayan belge oldu.

Özel haber 22.03.2024 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

[COP 28] Nükleer enerjinin COP kararına girmesinin arka planı

Küresel ısınmanın önlenmesi için ilki 1995 yılında gerçekleştirilen COP toplantılarının 28’incisine fosil yakıtlardan çıkışa dair somut bir plan ortaya konulmaması neticesinde kademeli çıkışa yalnızca sivil toplumun baskısıyla bir ibare olarak yer verilmesi ve nükleer enerjinin düşük karbonlu olarak nihai metne girmesi damgasını vurdu.

Zira 2050 yılında karbonsuzlaşma hedefi için karbonu kaynağında azaltmaktansa salınan karbonun azaltımını sağlayan teknolojiler üzerinden bilime referans verilmesiyle “sihirli” nükleer çözümlere de kapı aralandı. Yani önceki yıllarda yeşil enerji olmadığı için yeşil fon alanına kapıdan erişemeyen nükleer lobi, bu sene bilim ve teknolojiye verilen referansla bacadan girdi. Ancak, nükleer enerjinin COP kararına girmesinin nedeni nükleer enerjinin iklim krizine çözüm olması değil, pazardaki paylaşım kavgası.

Daha önce birçok yazıda belirtildiği gibi 2050 karbonsuzlaşma hedefi için de en düşük karbonlu teknoloji olmanın ötesinde kaynağını doğadan alan, kaynağında sonsuz ve dışsallıkları olmayan, depolama altyapısına sahip yenilenebilir enerji kategorisindeki rüzgar ve güneş enerjilerine yönelmek en akılcı yöntemdir. Yenilenebilir enerjilerin neredeyse tam tersi özellikleriyle  ham maddesi tehlikeli, kaynağında sınırlı, pahalı, depolama süreçleri riskli (kalıcı depolama sorunu çözülmemiş), tüm süreçleri aşırı maliyetli ve soğutma suyunu dahi ısıtan dışsallıkları bulunan, iklim krizi koşullarında riskleri artan, operasyonel süreçleriyle küresel ısınmaya pozitif besleme yaparak hem iklimi ısıtan hem de radyoaktif kirliliğe neden olan nükleer enerjiye yönelim de bir o kadar akıl dışıdır. Dolayısıyla nükleerin düşük karbonlu kabul edilmesi ve Dünya Bankası kaynakları dahil teşviklerden yararlandırılması iklim krizine karşı kaşıkla verilen ilacın kepçeyle çıkarılması anlamını taşır. Gezegenin iklim krizine sokulmuş olduğu hali kalp hastalığına yakalanan bir hasta metaforuyla açıklarsak, doktorun verdiği diyette yağlı ve kızartmaların yazması kadar absürt olan bu kararla doktorun hastaneye kalp ameliyatı müşterisi kazandıracağı kesindir!

Yeni ‘finansman modelleri’ne örnek: Akkuyu

İklim krizinden çıkış koşullarına dair tartışma zemini varsayılan iklim zirvelerinin son yıllarda yeni iş anlaşmalarıyla yeni iş fırsatları anlamına geldiği malum. Bu kapsamda özellikle devletlerin ve ulus üstü örgütlerin ifa ettikleri düzenleyici rol, engellerin kaldırılması, teşviklerin uygulanması ve itirazların baskılanması için nükleer enerjinin küresel yayılımını da organize etmiştir. Ne var ki, kapitalist sistemin “hep daha fazlasını isteyen” narsistik tavrı sergileyen nükleer endüstri devlet desteği olmadığı gerekçesiyle  “kuraklıktan” dem vurabiliyor.

Nitekim neoliberal düzene rağmen bu durum ABD menşeili Clean Air Task Force, The EFI Foundatio, ile kendisi başı başına tehdit olan the Nuclear Threat Initiative adlı kuruluşlar tarafından hazırlanan “Gelişmekte Olan Ülkelerde Nükleer Enerjinin Geliştirilmesi için Küresel Bir Oyun Kitabı: Başarı için Altı Boyut” (A Global Playbook for Nuclear Energy Development in Embarking Countries: Six Dimensions for Success) içindeki “Nükleer projelerin finansmanı için sadece piyasa mekanizmaları yeterli değildir; ulusal hükümetler nükleer programın başlangıcında aktif bir rol oynamalıdır” ibaresinde de görülmekte. Nükleer gibi karmaşık bir teknolojinin gelişmekte olan ülkelere pazarlanması için bankacılık kabiliyetinin artırılmasının hedeflendiği  belirtilen kitapçıkta, Fransa ve ABD gibi nükleer endüstri lobilerin güçlü olduğu devletlere önderlik görevi veriliyor.  Yeni finansman modellerinin uygulanmasına ihtiyaç olduğuna da işaret edilen kitapçıkta ülkelerin azgelişmişliği ölçüsünde finansman yollarına başvurulması için verilen örnek ise Rusya’nın Yap -Sahip ol -İşlet (B.O.O) tipi  finansman anlaşmasıyla ülkemizde kurduğu Akkuyu Nükleer Güç Santrali.

Rusya devletine ait Rosatom’un küresel projelerinin yayılımı

Kitapçıktaki  öneriler, COP28 başlamamışken nükleer enerji kapasitesinin üç kat artırılması yönündeki haberlerin dünya kamuoyuna duyurulmuş olmasıyla değerlendirildiğinde nükleer enerjiye yatırım kararlarının evveliyatının belirleyici olduğu görülmekte. Hatta ağustos ayının başında Fukuşima‘ da 11 yıldır biriktirilerek miktarı 1,3 milyon tona ulaşan radyoaktif suyun IAEA‘nın desteğiyle okyanusa boşaltılmasında da küresel nükleer kapasitenin üç katına çıkarılması planlarının  etkili olduğu söylenebilir.  Çünkü şu yazıda iddia edildiği gibi nükleerleşmenin artması, normalleştirilmesi gereken daha fazla radyoaktif kirlilik kaynağının oluşması demektir.

Nükleer enerjide ‘Rönesans’ çabası

Yukarıdaki bağlama göre, bu yazıda COP28 sonuç bildirgesinde de yer alan nükleer enerjinin düşük karbonlu kabul edilmesine dair kararın paylaşım mücadelesine dayandığını ve böylece  yenilenebilir enerjiler karşısında kaçınılmaz şekilde küçülmeye giden küresel nükleer enerji kapasitesinin  hak etmediği bir desteğe kavuşturulmak istendiğini iddia ediyorum. Bu nedenle, küresel ölçekte nükleerden elde edilen elektriğin yüzde 72’sini üreten ABD, Çin, Fransa Rusya ve G. Kore arasındaki dengenin bozulmasından odaklanıyorum. İlk yayımlandığı 1992 yılından itibaren  şeffaflıktan yoksun nükleer süreçlere dair en objektif verileri sağlayan ve bu sene COP 28’in gerçekleştirildiği tarihte yayımlanan  Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporunun bu seneki verilerinden yararlanarak yürüttüğüm tartışmada, nükleer teknolojilerin iklim krizine karbonsuz teknolojik çözüm üretme derdinin çok uzağında olup bir nükleer enerjiye yeniden rönesans yaşatma  sürecinin  lobiler arası yarışla tırmandırıldığını savunuyorum. Böylece rapor üzerine her yıl Yeşil Gazete‘ye yazdığım değerlendirme yazımı da bu sene COP 28 bağlamındaki bu yazıyla paylaşmış olacağım.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’ndaki büyük resme göre küresel ölçekte inşa halindeki 58 reaktör projesi nükleer endüstriyi domine eden beş büyük devletten Çin ve Rusya’ya ait. Yani  Çin’in 2023 ortası itibariyle inşa halindeki 23 reaktörle en fazla projeye tek başına sahip konumda olması ve Rusya’nın, 2023 ortası itibariyle dördü Akkuyu’da bulunan yapım aşamasındaki 24 reaktörün tedarikçisi olarak uluslararası pazara büyük ölçüde hâkim bulunması önemli. Özellikle Rusya’nın kendi ülkesi haricinde Hindistan, Çin, Türkiye, Mısır ve Bangladeş’teki projeleriyle Fransa ve ABD’deki nükleer  lobilerine göre pazarda üstünlük yakalamış olması,  diğer nükleer devlerin yeni coğrafyalara açılma iştahını kabarttığı üzere yakın zamanda daha çok sayıda gelişmekte olan ülkenin  nükleerleştirilmek istenmesi için yeni reaktör anlaşmalarının yapılacağı öngörülebilir.

Bu şekilde gelişmekte olan ülkelerin sermayeyi kendi öz kaynakları olan yenilenebillir enerjileri geliştirmek için kullanması da engellenir.  Yani  sosyo-ekonomik sorunlar içinde demokrasi yoksunu, iklim krizine ve hükümetlerine karşı direnmesi gereken gelişmekte olan  ülke halkları bir de nükleer yük altında ezilecektir. Bu şekilde nükleer kolonyalizmin yaygınlaştırılacağı anlaşıldığı üzere, Türkiye’de AKP tarafından Sinop ve İğneada‘da kurulmak istenen nükleer santral projeleri için de  ipotek anlamına gelen yeni anlaşmaların gündeme getirilmesi beklenebilir.

Bununla beraber raporun, küresel nükleer enerji üretim seviyeleri açısından 2002 yılında 15’inci sıradaki Çin’in 2016 yılında üçüncü sıraya, 2020 yılında da dünyanın en büyük ikinci nükleer üreticisi haline gelerek 1980’lerin başından beri sektörün lideri olan Fransa’yı geçtiğini göstermesi de kıymetlidir. Kaldı ki, Fransa’daki nükleer enerji üretimi  1990’dan bu yana ilk kez yüzde 22,7’lik rekor bir düşüşe uğrayarak 300 gigawatın altına gerilemiş bulunmaktadır. Nitekim aşağıdaki tabloya göre  dünya çapında reaktörlerin ortalama yaşı 31,4 olurken,  56 reaktörü 38 yaşını geçmiş durumda olan Fransa’daki  hükümet reaktörlerin devreden çıkarılmayıp ömürlerinin uzatılması için  girişimlerde bulunmaktadır.

ABD ise 93 reaktörüyle dünyanın en fazla reaktörüne yani en geniş nükleer filosuna sahiptir. Ancak, reaktörlerinin ortalama yaşının 42 olması, dünya ortalamasına göre yaşlı olduğunu gösterirken 49 reaktörü 41 yıldır çalışmakta, son beş yıl içinde ise 47 yaşında 7 reaktörü temelli kapatılmıştır. Yani aşağıda görüldüğü üzere dünya genelinde kapatılan reaktörlerin ortalama yaşı 28,2 iken ABD’de 10 reaktör 51 yıl veya daha uzun süredir operasyonda olup Fransa’daki  gibi reaktör ömrünün uzatılması için başvuruları  yapılmıştır.

Öte yandan Rusya’nın büyüyen nükleer filosu için gereken uranyum tedarikinde engellenmesi karşısında önceki bir yazıda  tartışıldığı gibi yeni uranyum madenleri açma girişimlerinde bulunmaktadır. Bununla beraber, COP28’de bilime referans verilmesi nükleer yakıt süreçlerinde bağımlılığın aşılması için teknolojik geliştirmelere başvurulacağına işarettir. Esasen dünya genelinde mevcut santraller için 50 yıllık uranyum rezervi kalmışken nükleer kapasitenin üç kat artırılması kararı atıktan yakıt üretme süreçlerinin geliştirilmesinin hızlandırılacağı anlaşılmaktadır. Üstelik ABD ve Fransa’nın rakip gördüğü  Rusya, VVER 1200 modellerinin nükleer atığını yeniden işleyerek yeni nesil reaktörlere yakıt üretme yöntemlerini geliştirmektedir (Bu durum en az 1 milyon yıl tehlikesi sürecek olan nihai atığın ev sahibi ülkede depolanmasından önceki proseste, atığın içinden alınan plütonyumun alınarak işlenmesiyle ilgilidir). Anımsanacağı gibi Ukrayna savaşında Rusya’ya yaptırımların uygulanmasındaki zorluğun temelinde Rusya’nın nükleer santrallerde kullanılan zenginleştirilmiş uranyum yakıtının üretildiği iki teknolojiden en büyüğüne (*) sahip olması bulunmaktadır ki bu da diğer nükleer devlerin ham maddeden bağımsızlaşmak için atıktan yakıt üretme çalışmalarının hızlandırılmasına diğer bir gerekçedir.

Nükleer enerjiden elektrik üretimi düşerken artan kurulu kapasite dilemması

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na göre nükleer enerjinin 2022’de küresel ticari brüt elektrik üretimindeki payının yüzde 9,2’ye düşerek son kırk yılın en düşük değerine gerilemesi ise faaliyette olan nükleer santrallerden elde edilen elektriğin verimlilik sorunsalı olarak karşımıza çıktığını göstermektedir. Oysa 2013-2022 yılları arasında yüzde 60’ı Çin’de olmak üzere 66 reaktör işletmeye alınırken 42 reaktörün kapatılması neticesinde kurulu nükleer kapasite 2022 sonuna kadar artmıştır.

Bununla birlikte nükleer enerjinin yenilenebilir enerjilerle rekabet edemediğini gösteren şekilde 1996’daki yüzde 17,5’lik üretim düzeyinin yarısına kadar gerilemesinde yenilenebilir enerjilerin (güneş, rüzgâr ve ağırlıklı olarak biyokütle) 2020’den itibaren artan verimliliğinin de etkisi yadsınamaz. Kuşkusuz bu sonuçta  aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi güneş ve rüzgar enerjisinin üretim maliyetlerinin fosil yakıtlarla  nükleerden düşük olması rol oynamaktadır ki,  nükleer enerji üretim maliyetleri artan bir seyir izlemektedir.

Yenilenebilir enerjilerden nükleer santrallere kıyasla yüzde 16,5 daha fazla elektrik üretildiği belirtilen raporun 2021 yılı verileri anımsanırsa rüzgâr ve güneş enerjisinin küresel enerjinin yüzde 10’undan fazlasını sağlamıştır ki, 2022 yılında yenilenebilir enerjiden elde edilen elektrik düzeyi de yüzde 30’lara ulaşmıştır.

Nükleer endüstrinin genel olarak deneyimlenen sorunları  da mevcut santrallerde üretilen elektriğin payının küçülmesinde rol oynar. Nitekim raporda, Arjantin‘de üç reaktöründen birinde aylarca süren planlı ve plansız bakım ve onarım kesintileri nedeniyle nükleer enerji üretiminin yüzde 26,5 oranında düştüğünden; Belçika’da da teknik sorunlara bağlı olarak 2022’de yüzde 13’lük bir düşüş yaşandığından bahsedilmektedir.

Fukuşima nükleer felaketinin de etkisiyle nükleerden çıkış kararını hayata geçirerek 17 reaktörünü aşamalı olarak kapatan Almanya faktörü ile felaketin meydana geldiği tarih itibariyle önce 43 olarak belirlenen, ardından 35 olarak güncellenen reaktörleriyle Japonya’da 12 yıl sonra yalnızca 10 reaktörün operasyona yeniden başlatılmış olmasının da bu düşüşte payı vardır. Esasen raporda Japonya’da nükleer enerjiden elde edilen üretimin 2021’deki önemli artışın ardından 2022’de yüzde 15,3 oranında tekrar düştüğünden bahsedilmektedir. Benzer şekilde Birleşik Krallık‘ta, 2016 ve 2021 yılları arasında istikrarlı bir şekilde azalan nükleer üretimi 2022 yılında yüzde 4,3 artmış, ancak 2022’de üç reaktör daha kapatıldığı için 2022’nin aynı dönemine kıyasla yüzde 21,5 düşmüştür ki raporda, önceki düşüş eğiliminin süreceğine işaret edilmektedir.

Sonuç olarak, operasyondaki nükleer santrallerin sayısı artarken nükleer enerji üretiminin düşmekte olması her şeyden önce nükleer enerjinin verimsiz süreçlerinin ürünü olarak okunmalıdır. Ayrıca giderek yaş ortalaması artan ve  nükleer filo kapasitesinin yüksek gösterilmesi için reaktörlerin ömrü uzatılırken iklim krizi şartlarında  bakım-onarım ihtiyacı da artarak kırılganlaşan nükleer santrallerin tehlike düzeyi yükselecektir. Hatta teknolojik yatırımlarla uranyum zenginleştirme teknolojisi kurmak yerine ham maddenin sınırlılığı nedeniyle nükleer atıktan yakıt üretme gibi  süreçlerin yaygınlaşması yeni inşa edilmesi planlanan santrallerin daha da tehlikeli hale gelmesi demektir.

Dip toplamda nükleer pazardaki rekabetin tetiklediği nükleer kapasite artırımı  için yapılacak  yatırımın geri dönüşünün uzun inşaat süreçleriyle nükleerin küresel ısınmanın 1,5 derece altında tutulmasına yetişememesi nedeniyle iklim krizine çözüm sunamayıp çoklu felaketlere yol açması şeklinde yaşanacaktır. Yani iklim krizine bir çözüm sunamayan nükleer enerjinin teşvikler alıp  yaygınlaştırılması ancak insan sonrasına katkı(!) yapabilir ki, neoliberal nükleer devletler yarışadursun  kendisi riskli, yavaş ve hantal olan nükleer projeler bu sonu yakınlaştırmaktadır.

*

(*) Dünya genelinde zenginleştirme hizmetleri ve yakıt döngüsü ürünleri alanında ikinci sırada ise uluslararası bir tedarikçi olan Urenco vardır.

Bu yazı ilk kez 25.12.2023 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır

Isınan dünyada nükleer enerjinin ekonomi politiği: Küresel güneyde kalkınmacılığın sonu*

Tarihsel olarak ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla gücü dünya genelinde tescillenmiş olan atom enerjisinin yıkıcılığının yapıcı bir forma dönüştürülmesine dayanan modernleşme vaadi 1953 yılında ABD Başkanı Eisenhower’ın ilan ettiği Barış için Atom Anlaşması’nın [1] kalkınmayı hedefleyen devletlerin projeyi benimsemesiyle  hayata geçirilmiştir. Soğuk Savaş döneminin atom testleri toplumsal teyakkuzun etkisiyle resmi olarak yasaklanırken uzun inşaat süreleri, üretim için gerekli olan uranyumun belli ülkelerde bulunması ve ağır teknolojik  maliyetler  gibi nedenlerle atomun enerji formuna girmesi  yavaş gerçekleşmiştir. 1970’lerde yaşanan petrol krizine kadar nükleer enerji üretimi yaygınlaşmamışken; nükleerin  petrolün alternatifi olma ihtimalinin ortaya atılmasıyla söz konusu maliyetlerin de teknolojik gelişmeler ilerledikçe düşeceği varsayımı yaygınlaşmıştır.

Nükleer enerjinin geçmişte petrole alternatif gösterildiği gibi günümüzde de küresel ısınmanın baş tetikçisi sayılan karbonu salmadığı için fosil yakıtlara alternatif sayılarak yerini korumasına çalışılıyor. Ancak radyasyon yaydığı gibi yerküreyi  ısıtan üstelik daha tehlikeli hale getiren  kalıtsal  irrasyonel işleyişe son verecek olan da küresel ısınmanın kendisi. Zira hızlı ve gerçekçi önlemlerin alınmasını gerektiren iklim değişikliğinin sonuçları devlette devamlılık esasına göre geliştirilen hegemonik ilişki ağlarını ve bunların işleyişlerini gösteren turnusol kâğıdı gibidir. Devlet eliyle desteklenen nükleer enerji yatırımlarının iklim krizi şartlarında birçok veçheden kayıplara yol açtığını savunan bu yazı bir kavram olarak kalkınmacılığı tersyüz ederken çıkış yolu için yeşil siyasete sesleniyor.

Daha fazla tüketim için tüketim dönemi

Ekonomik olarak 1960’ların zenginleşmeyi enerji tüketimine endeksleyen paradigması yüksek miktarda enerji üretiminin değişken maliyetlerde azaltım sağlamasına yaslanarak yoğun enerji üretiminin kaynağı görülen nükleer enerjiyi bu resmin içine kolaylıkla oturtmuştur. Özellikle kapitalizmin daha fazla tüketim için üretim mantığının 70’lerden itibaren kendisini elektrik tüketimi ile ekonomik büyüme arasında doğru orantı olduğu iddiasıyla güçlendirmesi  yoğun enerji üretimi için nükleer enerjinin kabul görmesini sağlamıştır. Ancak, tüketimin gelişmişlik kriteri olmadığı, gelişmişlik indeksi ve kişi başı milli gelir gibi çoklu parametrelere ihtiyaç duyulduğu ‘90’ların ortalarından itibaren ABD’de anlaşılmışsa da Dünya Bankası’nın 2008 yılı raporunda enerji kullanımın gelişmiş ülkelere göre geri oluşu üzerinden yapılan [2] değerlendirme ilk yaklaşımın Küresel Güney için geçerli kılındığını göstermektedir. Oysa enerji israfı ve/veya enerji tasarrufu karşıtı politikalarla da enerji tüketimi yüksek gösterilebilir ki, buna en iyi örneklerden birini elektrik tüketiminin israfla artıran [3] bu sayede daha fazla enerji üretimi için ulusal  ve uluslararası sermayenin yeni yatırımlarını devreye sokmayı başaran (!) Türkiye teşkil eder.

Öte yandan askeri amaçlı çalışmaların desteklenmesinde rolü olan nükleerin enerji boyutuyla modernleşme bağının sürmesi için sermaye yoğun teknolojik araştırmaların önemli olması devletlerin araştırmaları finanse eden şirketlerin kapitalist hedefleriyle uyumlanmasını  getirmiştir. Küresel sermayenin merkezden çepere doğru yayılma ihtiyacı açısından 2000’lerden itibaren küreselleşmenin sağladığı imkanlar ise yeni coğrafyalara doğru genişleme eğilimine hizmet etmiştir ki, bu eğilim nükleer enerji şirketlerinin son yıllarda Orta Doğu pazarına yönelmesini de açıklar. Yani sermayenin coğrafi olarak genişlemesi kapitalist birikimin çelişkilerinden kaynaklanan krizlerinden kaçınarak sürerken tüm diğer alanlardaki metalaştırma süreçleri nükleer enerji sektöründe de işlemektedir.

Kapitalist birikim ve neoliberalizmin rolü

Nükleer enerji üretiminin ekonomik, ekolojik ve toplumsal riskleri nedeniyle geniş ölçekli önlemler alınmasını, proseslerine uygun kuralların oluşturulması için kanun ve yönetmelikler dahil kurumsal alt yapı düzenlemesi gerektiren yanı merkeziyetçi üretim modeliyle işlemesini zorunlu kılmıştır. Bununla beraber merkeziyetçilik, 70’lerin sonlarından itibaren kapitalist birikim, rejiminin hakim neoliberal stratejisi doğrultusunda planlamadan el çektirilen devletin düzenleyici pozisyonu gereği toplumsal itirazları bastırma görevinin öne çıkmasında, baskı ve zor uygulamalarında kendini dayatır ki, bu da siyasal iktidarların sermayenin coğrafi hareketliliği üzerinden kendi siyasi ve ekonomik hegemonyasını tesis etme ve koruma önceliği doğrultusunda yatırımları topraklarına çekme çabasıyla örtüşür. Ayrıca merkeziyetçiliğin kapitalizmin neoliberal stratejisine göre küresel şirketlere faaliyetlerini icra etmesi için gereken izinleri ayarlamak, prosedürleri uygun hale getirmek, yargı süreçlerini kolaylaştırmak, istisnai imkanlar tanımak gibi öncelikleri de vardır. Bu sayede siyasal iktidarlar ulusal ölçekte de küresel yatırımlarla iş bağlantıları kurmak suretiyle siyasal hegemonyalarını destekleyen sermaye gruplarını oluşturur.

Kurulan bağlantıların yeni iş bağlantıları için araçsallaştırılması da ticaret ağı üzerinden bu bağlantıyı kuran siyasal iktidarın hegemonyasının geliştirilmesine hizmet eder. Yani siyasal iktidarın topluma enerji ihtiyacı olarak sunduğu endüstriyel yatırımlar aslında siyasal iktidarın iktidarının devamlılığı için elzemdir ve  kalkınmacı girişimleri de kamu yararıyla ilişkisinin olmadığını  gösterir ki bu durum iktidarların toplumsal itirazları bastırmak amacıyla yıldan yıla  demokrasi dışı uygulamalara daha fazla başvurulmasını da açıklar. Küresel Güney’de devletlerin  neoliberal strateji öncesine tarihlenen Anayasalarıyla karşı karşıya gelmesi, toplumsal itirazların da hak, hukuk, hukuk, adalet arayışında siyasallaşan yargı karşısında Anayasaya sığınması, siyasal iktidarların Anayasayı sürekli değiştirmeye çalışması bundandır.

Sermayenin menfaatlerini önceleyen siyasal iktidarların girişimlerinin sonucu olan küresel ısınmanın dünyadaki yaşamın sonunun getirmemesi için bir politika değişikliğine ihtiyaç vardır. Zira çöl sıcaklarıyla, şiddetli fırtına vb. aşırı hava olaylarıyla, mega yangınlarla, sel oluşumlarıyla var oluşu tehdit ederken; bu tehdidin bir boyutunu da, krizin yeryüzünde mevcut endüstriyel altyapıyla buluşması, yani krizin çoklu felaket olarak yaşanması teşkil eder. Bu gerçek, nükleer santrallerin riskleriyle düşünüldüğünde 12 yıl önce yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin  günümüzde deprem ve tsunaminin etkileriyle değil, nükleer felaketin etkileriyle tartışıldığını düşünmeyi gerektirir ki, Çernobil ve Fukuşima’ların yeniden yaşanma  ihtimali, nükleer santrallerin sorunu nasıl derinleştirdiğini gösterir.

Nükleer santrallerin arz güvensizliği

Nükleer santrallerin küresel ısınma ile ilgili sorunu, normal şartlarda su ile soğutulan, bu nedenle nehir ve göllerin kıyısında kurulmuş olan nükleer santrallerin, debisi sınırlı olan su varlıklarının  ısınmasına bağlı olarak aylarca devreden çıkarılmasını gerektirmesiyle bugünden görülmektedir. Örneğin Fransa’da elektrik ihtiyacının yüzde 85’ini karşılayan 58 reaktörün neredeyse yarısının ırmak ve göl kenarlarında kurulmuş olması nedeniyle yaz aylarında devreden çıkarılmasının gerisinde soğutma suyunun aşırı ısınması vardır. Nükleer santrallerin enerji arz güvenliği, kesintisiz enerji imajını sarsan bu verimsizliğinin inkârı, yani soğutma sisteminin çalışmamasına rağmen üretime devam edilmesi ise kaza boyutunu düşünmeyi gerektirir. Bununla beraber  küresel ısınma arttıkça deniz ve göl kenarlarındaki su soğutmalı nükleer santraller için gündemdeki bu tehlikenin, dünya genelinde en yaygın olan hafif su reaktörlerinin deniz kıyısındaki tesislerinde de yaşanabileceği öngörülebilir.  Ayrıca deniz kıyısındaki nükleer santraller için bir diğer tehlike de, deniz seviyesindeki yükselmelere bağlı olarak deniz suyunun  tesisleri ve tesis sahasında geçici depolanan nükleer atıkları su altında bırakması riskidir. Özellikle  küresel ısınmadaki artışın 2 dereceye doğru ilerlemesiyle deniz suyu seviyesinin 3 metre yükselecek olması tesis sahasındaki havuzların içinde 10-20 yıl muhafaza edilmesi gereken  kullanılmış yakıt çubuklarının tesiste geçici olarak depolanmasına karşı şimdiden  önlemlerin alınmasını gerektirir.

“Nükleer enerjide ısrar edilmesi, paylaşım savaşlarına yol açarak uluslararası ihtilaf ve savaş olasılığını tırmandırmasının yanı sıra sınırlı miktarda olan uranyumun çıkarılması ve sevkiyatıyla karbon salımına pozitif besleme yapmaktadır.”

Küresel Güney’de siyasal iktidarların  kalkınmacı pratikleri besleyen alışkanlıklarının nükleer santralleri daha tehlikeli hale getirdiği ve çoklu felaketin neredeyse bir diğer ayağını oluşturduğunu söylemek de yanlış olmaz. Buna en güzel örneği yazın en sıcak döneminde 32 dereceye varan Akdeniz’in su sıcaklığının değişmemesi için tesislerden deşarj edilen suyun sıcaklığının 35 dereceyi geçmesini sınırlayan Su Kirliliği Kontrol  Yönetmeliğinin 36. Maddesinde yapılan değişiklikle [3] Akkuyu Nükleer Santrali’nin  bu maddenin kapsam dışına çıkartılmasıyla Türkiye sergilemektedir. Bu durum  Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından küresel sıcaklık artışının 3 dereceye vardığında Akdeniz’in bölgesel olarak daha da ısınacağını ortaya koyan projeksiyonlarıyla düşünüldüğünde kanun ve yönetmeliklerde değişiklik yapılarak tehlikenin yok sayılmasının  değil santralin verimliliği, Akdeniz ekosistemi ve  yaşamın kesintiye uğramaması için hayati olduğu nettir.  Oysa Küresel Kuzey’in Avrupa’daki örneklerine bakıldığında nükleer santrallerin çektiği soğutma suyu sıcaklığı 25 derecelerde olduğu gibi deşarj sıcaklığı da 30 derecelerdedir. Bu durum aynı zamanda Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) gibi düzenleyici üst kurumların da Küresel Kuzey ile Güney arasındaki yaklaşım farkının felakete yol açma ihtimalini gözetmediğini, yalnızca nükleer santrallerin kurulmasında, pazarın genişletilmesinde rol oynadığını da gösterir.

Küresel ısınmaya etkisi

Küresel ısınma merceğinden bakıldığında nükleer santralleri savunan siyasal iktidarların kalkınmacılık maskesi altında tutuna geldiği kesintisiz elektrik üretimi, enerji arz güvenliği gibi kavramlarla vedalaşması gerektiği de açıktır. Üstelik nükleer enerjide ısrar edilmesi, paylaşım savaşlarına yol açarak uluslararası ihtilaf ve savaş olasılığını tırmandırmasının yanı sıra sınırlı miktarda olan uranyumun çıkarılması ve sevkiyatıyla karbon salımına pozitif besleme yapmaktadır.

Enerji arz güvenliğinden bahsedilebilmesi için önerilen enerjinin önce güvenli olması gerekirken; nükleer santrallerin geleneksel sorunlarına eklemlenen iklim krizi, nükleer santrallerden acilen vazgeçilmesini gerektiriyor. Ne var ki, nükleer enerjinin yüksek yatırım maliyetlerinin üstlenilmesi teknolojik gelişmelerle enerjiye erişim imkanının ve verimliliği artan yenilenebilir enerji yatırımlarına yönelmenin önünde engel. Geçtiğimiz yollar, kaynağını doğadan alan ve kaynağında sınırlı olmayan, doğayla uyumlu yenilenebilir enerjiye yönelmenin elzem olduğunu gösterirken iklim krizinin en temel nedenlerinden kalkınmacılık adı altında işleyen menfaat odaklı yaklaşımların yol açtığı tahribat da yaşamın devamlılığının ancak adalet, katılımcılık, paylaşımcılık gibi yeşil siyaset ilkeleriyle mümkün olabileceğini bilincimize nakşediyor.

Dipnotlar:

[1] Barış için Atom Anlaşması’nı 1955 yılında ilk imzalayan ülke hızlı modernleşme idealine erişme beklentisi içindeki Türkiye’dir.
[2] Kayıp kaçak oranı %30’larda olup yaz saati uygulamasının kaldırılması da %10’luk ilave tüketim yaratmıştır. Yani enerji israfı üzerinden enerji tüketiminin yüksek gösterilmesi sağlanırken; Türkiye gelişmiş ülke skalasında görünmektedir. Bu durum, iklim değişikliğinin önlenmesi için yeşil fonlara ulaşmasında gelişmiş ülke sayılarak kapsam dışında kalmasının da nedenleri arasında olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Bkz: TMMOB Enerji görünümü raporları
[3] Bkz (Ek fıkra: RG-12/5/2023-32188) Nükleer Güç Santralleri için; endüstriyel soğutma sularının denize deşarjında Yönetmeliğin diğer hükümleri geçerli olmak kaydıyla 33’üncü maddenin 4 üncü fıkrasında belirtilen şartlar aranmaz.

Kaynaklar 

*

(*)Bu yazı ilk kez 31.07.2023 tarihinde Yeşil Siyaset Dergisi’nde  yayımlanmıştır.